drsevilayzorlu@gmail.com
TEL : 0242 316 98 99
Cetad Antalya Bölge Temsilcisi
RUH SAĞLIĞI SORUNLARI RUH SAĞLIĞI PROFESYONELLERİNCE ELE ALINMALIDIR

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ - TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ

ORTAK BASIN AÇIKLAMASI

23.12.2016

 Son günlerde yazılı ve görsel medya kuruluşlarında B.İ.E.’nin vefatı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. B.İ.E’nin ilgili haberlerde yazar ve yaşam koçu olarak tanıtıldığı görülmektedir. Kişinin web sayfasına bakıldığında ise, kendisini melek koçu, yaşam koçu olarak tanıttığı ve “meleklerle geçmişi şifalandırma”  yöntemi ile şifa (tedavi) yaptığını belirtmektedir.

Bir kadın tarafından öldürülen B.İ.E.’nin ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

Bu elim olay sonrasında ruh sağlığı alanı ile ilgili sınırların belirlenmesi amacıyla yürüttüğümüz çalışmalara bir kez daha değinme ve halkımız ile yetkili makamları bilgilendirme gereği hissediyoruz.

Hekim olmayan kişilerin,  ruhsal sorunları ya da rahatsızlıkları olan kişileri muayene ettikleri, tanı koydukları ve tedavi etmeye giriştiklerine dair haberler son zamanlarda giderek artmaktadır.

Bu kişiler “danışmanlık merkezleri”, “yaşam koçluğu”, “NLP”, “stresle başa çıkma”, “eğitim” vb.  isimler altında ve çoğunlukla kurdukları şirketlerinde, depresyondan  panik bozukluğuna, fobilerden aile sorunlarına, cinsel işlev bozukluklarından şizofreniye dek birçok ruhsal sorun ya da rahatsızlığı kısa sürelerde düzelttiklerini öne sürmekte, gazetelerde, internet sitelerinde ve televizyon programlarında açıkca ya da dolaylı olarak reklamlarını yapmakta, yasal yetkileri olmadığı halde rahatsızlıkları nedeniyle zor durumda olan insanlarımızın zarar görmelerine ve yanlış uygulamalar ile  rahatsızlıklarının alevlenmelerine neden olmaktadırlar.

Bu kişiler, “reytingi yüksek sansasyonel yayın” peşinde olan birçok televizyon kanalında, haber programlarında, kadın programlarında hatta sağlık programlarında yer alarak, telefonla hiç görmedikleri kişilerin hastalıkları ya da sorunları hakkında tanı koymakta ve bilimsel gerçeklere uygun olmayan çözüm yolları ya da tedaviler önermektedirler.

Halkımızın acı ve sıkıntılarını kötüye kullanan bu kişilerin çoğunluğu tıbbı, psikiyatriyi ve psikiyatristleri kötülemekte ve etkinliği yüzlerce bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış tıbbi tedavileri küçümsemekte ya da zararlıymış gibi göstermekteyken; bir bölümü ise hekim olmadıkları halde kendilerine başvuran insanlara ilaç önerebilmektedirler. Resmi ya da özel hastanelerin psikiyatri polikliniklerine ve muayenehanelere bu yasadışı uygulamalardan  zarar görmüş sayısız vatandaşımız başvurmaktadır.

Türk Tabipleri Birliği ve Türkiye Psikiyatri Derneği olarak son 10 yıldır ruh sağlığı alanında meslek tanımlarının yasal mevzuata girmesi konusunda sayısız girişimimiz olmuştur. Bu çabalarımızın sonucunda önce 1219 sayılı kanunda değişiklik yapılmıştır. Sonrasında sağlık meslek mensupları görev tanımlamaları ile ilgili yönetmelik yayımlanmıştır.  Bu yasa ve yönetmelikte tanımlandığı şekilde ruh sağlığı çalışanları; psikiyatri hekimi, klinik psikolog, psikolog, sosyal hizmet uzmanı, psikolojik danışmanlardır. Ruh sağlığı ile ilgili sorun yaşayan kişiler nereye başvuracakları hususunda kararsızlık yaşamaktadır. Ruh sağlığı hizmeti bir ekip çalışması içerisinde yürütülmelidir.

Ruhsal sağlığı ile ilgili sorunu olan kişilerin önce psikiyatri hekimine gitmeleri gerekmektedir.  

Ülkemizde rahatsızlıkları muayene etme ve tedavi yapma yetkisi yasalarla sadece hekimlere tanınmıştır. Bu nedenle yukarıda örneklerini verdiğimiz uygulamalar yasa dışıdır ve suçtur. Buna rağmen gerek Sağlık Bakanlığı gerekse il ve ilçeler düzeyinde Sağlık Müdürlüklerinin yetersiz denetimi nedeniyle bu tür şirketler çalışmalarını sürdürebilmekte, metro, belediye otobüsü gibi yerlerde ve web sitelerinde açıkça reklamlarını yapabilmektedirler.

Son yıllarda bir halk sağlığı sorunu olarak gördüğümüz, ruhsal sorunların ruh sağlığı ekibi dışında değerlendirilmesi ile ilgili sayısız hukuki ve idari girişimimiz olmuştur. 2014 yılında Mesleki Yeterlik Kurumu’na yapmış olduğumuz başvurularda da “yaşam koçluğu” diye meslek tanımlanmasının yaratacağı sorunlar tanımlanmış ve engellenmesi gerektiği belirtilmiştir.

Türk Tabipleri Birliği ve Türkiye Psikiyatri Derneği olarak yaşanan bu son olaydan sonra;

Ruhsal sorun ve rahatsızlığı olan vatandaşlarımızın ve aile yakınlarının yasa ve yönetmelikte tanımlanan ruh sağlığı çalışanları dışındaki kişilere başvurmaktan kaçınmaları,

Yazılı ve görsel basının, taşıdıkları sorumlulukların bilincinde olarak, ruhsal sorunların çözümünde ruh sağlığı çalışanları dışındaki  kişilere programlarında yer vermekten ve dolaylı reklamlarını yapmaktan  kaçınmaları,

Sağlık Bakanlığının ve diğer yetkili kurumların  yasa dışı ve yetkisiz olarak çalışan bu tür kişilerin çalışmalarını önlemeleri, çalışanları tespit ederek  gerekli yaptırımları uygulamaları,

konusunda kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğu duymaktayız.

Saygılarımızla,

 Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ BASIN AÇIKLAMASI

8 Mart 2016

Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Birleşmiş Milletler tarafından yapılan açıklamada kadınlarla erkeklerin her alanda eşit olmalarının hedeflendiği ve tüm dünyada bu amaca yönelik adımlar atılması gerektiği vurgulandı. Farklı bileşenleri değerlendirerek   ülkemizdeki duruma baktığımızda ne yazık ki böyle bir hedefe ulaşmaktan henüz çok uzak olduğumuzu görüyoruz. Türkiye’de 2015’te 303 kadın cinayeti işlenirken 2016 yılının Ocak ayında 36, Şubat ayında 23 kadın öldürüldü. Çok sayıda kadın cinsel saldırıya uğradı. Şiddet ve cinsel saldırı travma sonrası stres bozukluğu, kaygı bozuklukları, depresyon gibi birçok ruhsal hastalığın ortaya çıkmasında etkilidir. Cinsel saldırıya uğrayan kişiler utanç, toplum içinde damgalanma kaygısı, suçluluk duyguları gibi nedenlerle çoğu kez yaşadıkları olayı kimseyle paylaşmazlar. Bu durum ruhsal yakınmaları arttırarak intihar gibi ciddi sonuçlara yol açabileceğinden söz konusu travmatik yaşantıların ardından ruhsal destek alınması son derece önemlidir. Ülkemizde egemen güçlerin söylemleri ve diyanet fetvalarıyla kadın bedeni üzerinden yürütülen politikalar kadınlara yönelik ayrımcılığı, şiddeti ve kadın cinayetlerini sıradanlaştırmakta, kadınların kamusal alanda var olmalarına ilişkin ciddi tehdit oluşturmaktadır. Uygulanan savaş politikaları da kadın cinayetlerinin artmasında etkilidir. Bizler, öğretmeni tarafından cinsel saldırıya uğrayan ve okul idaresini durumdan haberdar etmesine karşın idarenin herhangi bir girişimde bulunmadığı lise öğrencisi genç kızın intiharı da dahil olmak üzere kadın cinayetlerinin tümünden erkek egemen sistemin sorumlu olduğuna inanıyoruz. Katillere “aşırı sevgi”, “saygın tutum” gibi gerekçelerle verilen indirimleri onaylamıyor, haksız tahrik indirimlerinin kaldırılmasına ilişkin yıllardır süren taleplerin görmezden gelindiğini, konuyla ilgili yasal düzenlemelerin yapılmadığını düşünüyoruz.

Kadın ruh sağlığını etkileyen en temel etkenler sosyal koşullarla ilişikli olup cinsiyete dayalı şiddet ve yoksulluktur. Ülkemizde 18 yaşından önce evlenen her iki kadından biri, 18 yaşından sonra evlenen her üç kadından biri yakınlarındaki erkekler tarafından fiziksel ve/ya da cinsel şiddet görmekte, eğitim düzeyinin düşük olması şiddet görme riskini artırmaktadır. Hem dünya genelinde hem de ülkemizde kadınlar erkeklere oranla daha yoksuldur. Dünya Ekonomik Forumu’nun verileri toplumsal cinsiyet uçurumu yönünden Türkiye’nin son bir yılda beş sıra gerileyerek 2015 yılında 145 ülke arasında 130. sırada yer aldığını ortaya koymuştur. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2015 yılında iş gücüne katılma oranı erkeklerde %72.5, kadınlarda %32.3 olarak gerçekleşmiştir. Ülkemizde, son yıllarda daha belirgin olmak üzere, toplumsal ve yasal düzenlemelerle kadınların toplumsal rolü annelik ve ev kadınlığına indirgenmekte, esnek çalışma adı altında kadın emeği daha da değersizleştirilip güvencesizleştirilmeye çalışılmaktadır. Çalışma saatlerinin uzun olmasına karşın erkeklere oranla daha düşük ücret alma, ücretsiz aile işçisi olarak çalışma, kadın emeğinin görünmezliği, erken yaşta evlilik, mülkiyetin erkekler lehine işlemesi kadınları yoksullaştırmakta, yaşamın pek çok alanında güçsüz kılmaktadır.

Savaşlar en çok kadınları ve onlarla birlikte çocukları etkiler. Savaş ve çatışma ortamlarında kadınlara yönelik her tür şiddet artar. Toplumun kadın bedenine yönelik mülkiyet algısı kadınlara yönelik cinsel saldırının yüzyıllardır bir savaş silahı olarak kullanılmasının başlıca nedenidir. Ortadoğu’da süren savaş son yıllarda mülteci sayısının II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez elli milyonu aşmasında en büyük etkendir.Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre Türkiye’de kayıtlı Suriye’li sığınmacı sayısı iki milyondan fazladır. Savaşların görünmeyen yüzü olan mülteci ve sığınmacı kadınlar yakınlarını kaybetmelerinin yanı sıra yoksulluk, açlık, enfeksiyon hastalıkları,  düzenli sağlık bakımı alamama, dil sorunu, kültüre yabancı olma, cinsel ve fiziksel saldırılar, erken yaşta evlendirilme, para karşılığı satılma, istenmeyen gebelik gibi ciddi sorunlar yaşamaktadır. Cinsiyet eşitsizliği savaş koşullarında artarak sürdüğünden barış ortamının sağlanması kadınların beden ve ruh sağlığı açısından da çok önemlidir.  

Türkiye Psikiyatri Derneği Kadın Ruh Sağlığı Çalışma Birimi olarak, 21 yüzyıl Türkiye’sinde kadınlarla erkeklerin her alanda eşit hak ve özgürlüklere sahip olmasını, kız çocuklarının erkek çocuklarla eşit eğitim olanaklarından yararlanmasını, erken yaşta yapılan evliliklerin önüne geçilmesini, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin durdurulması için ilgili yasalarda gerekli düzenlemelerin hemen yapılmasını, egemen güçlerin söylemleri ve diyanet fetvalarıyla kadın bedeni üzerinden yürütülen politikalara son verilmesini talep ediyoruz. Dayanışmanın gücünü çok iyi biliyoruz ve diyoruz ki, birbirimizin sesini duymaya, birbirimizin sesi olmaya devam edeceğiz.   

Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun! 

Türkiye Psikiyatri Derneği Kadın Ruh Sağlığı Çalışma Birimi

KADIN CİNAYETLERİNE TANIK OLMAK İSTEMİYORUZ-RUH SAĞLIĞI ÇALIŞANLARI

 TPD Basın Açıklaması

Ruh Sağlığı Çalışanları Olarak Kadın Cinayetlerine Daha Fazla Tanık Olmak İstemiyoruz !

15.02.2015

Kadınların kendi yaşamlarıyla ve bedenleriyle ilgili özgürce karar vermelerini engelleyen her tür durum ya da davranış kadına yönelik şiddettir. Kadına yönelik şiddetin en ağırı ise kadın cinayetleridir. Medyaya yansıyan verilere göre ülkemizde sadece geçtiğimiz Ocak ayında 27 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Birkaç gün önce Mersin’in Tarsus ilçesinde, üniversite öğrencisi genç bir kadın okulundan eve dönerken bindiği dolmuşun şoförü tarafından cinsel saldırıya uğradı, kendisini savunmaya çalışınca bıçakla, demir çubukla darp edilerek hunharca katledildi, ardından yakılarak dereye atıldı. Bu ne yoğun bir öfke ve kindir? Bu kimin ve neyin öfkesidir? Bu zihniyetin insanları vahşice öldürerek görüntülerini kamuoyu ile paylaşan terör örgütünün zihniyetinden bir farkı var mıdır?

Biz ruh sağlığı çalışanları, günlük uygulamamız içinde başı örtülü, örtüsüz, açık giyinen, kapalı giyinen, müslüman, ateist, zengin, yoksul, eğitimli, eğitimsiz farklı sosyal sınıflardan gelen birçok kadın başvurana danışmanlık yapıyor, tedavilerini üstleniyoruz. Kadına yönelik şiddetin her türünün çok yaygın olduğuna ve yol açtığı sonuçlara her gün tanık oluyoruz. Hastalarımızdan dinlediğimiz öyküler ve yapılan bilimsel çalışmalar kadına yönelik şiddetin belli bir sosyal sınıf ya da hayat görüşüne sahip kadınlarla sınırlı olmadığını ancak erkek egemenliğinin yüksek olduğu muhafazakar toplumlarda daha yaygın olduğunu gösteriyor. Kadına yönelik şiddetin en önde gelen nedeni, erkek egemen sistem içinde erkeklerin kadınları kontrol altına alma, kadınların yaşamını ve yaşam alanlarını kendi koydukları kurallara göre düzenleme isteğidir. Hukuk sistemi dışında polis, adli tıp, medya ve politikacılar da cinayet gerekçelerini toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmek için kullanabilmektedir.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak katilin ruhsal sorunlarının olduğu, uyuşturucu kullandığı, sakinleştirici ilaçlar aldığı, öldürülen genç kadının açık giyindiği gibi “sözde” gerekçelerle kamuoyunun yanıltılmaya çalışılmasına itiraz ediyoruz. Seçilmiş politikacıları cinsiyetçi söylemleri bırakıp kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri ile ilgili doğruları açıklamaya davet ediyoruz. Yirmibirinci yüzyıl Türkiye’si için kadına yönelik şiddetin bir insanlık ayıbı olduğunu düşünüyoruz.

Kadınların yaşamları iktidar sahipleri tarafından kuşatılmaktayken, sadece cinsiyetlerinden dolayı en temel hak olan “yaşam hakkı” ellerinden alınmaktadır. Kadına yönelik her türlü şiddetin failleri adalet sistemi içindeki boşluklardan faydalanmakta, mahkemelerde kolayca iyi hal indirimi almaktadır. Şiddetin faillerinin “cezasız” kalması, şiddete uğrayan kadınların ruhsal iyileşmelerinin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. Cinsiyetçiliğin körüklendiği bir ortamda, kadınların kamusal yaşamdan uzaklaştırılması, tecavüz edenlere cezaların arttırılması çözüm getirmez.

İsyan ediyoruz! Cinsiyetçi ayrımcı ve cinsel saldırıları körükleyen zihniyetin bizzat ürettiği kadına yönelik cinsel, fiziksel, ruhsal şiddetin yaralarını sarmak yerine erkeklerin kendilerini sorgulamalarını, “eril tahakküm”de kendi rollerinin uzantılarına bakmalarını, kadına yönelik şiddetin önlenmesini istiyoruz! Sadece “kadın” oldukları için öldürülen Özgecan Aslan ve yüzlerce kadının katlinden sorumlu olan cinsiyetçi ve cinsel saldırıları körükleyen zihniyetin değişmesini talep ediyoruz.

Ruh sağlığı çalışanları olarak bizler, kadın cinayetlerine daha fazla tanık olmak istemiyoruz!

İktidarın kadın ayrımcılığına son!

 

Türkiye Psikiyatri Derneği

Kadın Ruh Sağlığı Çalışma Birimi adına 

Suzan Saner, Zerrin Oğlağu, Leyla Gülseren, Şahika Yüksel

 
   
SAVAŞ ve RUH SAĞLIĞI
TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ RUHSAL TRAVMA VE AFET ÇALIŞMA BİRİMİ

SAVAŞ VE RUH SAĞLIĞI

BASIN AÇIKLAMASI

31 Aralık 2014

 

Suruç tan Soma ya,

Şengal den Yırca ya,

Savaşın ve cinayetlerin yaşandığı coğrafyada insanlığın sesini yükseltelim…

 

Ülkemizde savaş ve maden cinayetleri gibi insan eliyle oluşturulanlar yanında, deprem, sel gibi doğal nedenlerle ortaya çıkan, ancak öncesindeki yetersiz düzenlemeler ve denetlemeler gibi insani etmenler nedeniyle yıkıcı etkisi artmış afetlerle sürekli karşı karşıyayız. Ancak ruh sağlığı alanında çalışan bizler tüm bu ruhsal travmalar yanında son yıllarda ülkemizin yanı başındaki vahşi savaştan kaçarak ülkemize gelen mülteci, sığınmacı ve göçmenlerin durumuna dikkat çekmek istiyoruz.

Son 3 yıldır Suriye’deki iç çatışmalar ve savaşla başlayan Ortadoğu coğrafyasındaki insani dram, yaşadığımız yüzyılın en vahşi ve bilinen tüm insani kutsal değerlerine aykırı davranan İŞİD örgütünün Ezidilerin yerleşim alanlarında ve Rojava Kürt  bölgesindeki saldırıları ile şiddetlenmiş, 2014 Ağustos ve Eylül aylarında Şengal dağında bir insanlık dramı yaşanmıştır.

Son 3 yılda resmi rakamlara göre bile, savaştan kaçan bir milyonun üzerinde sığınmacı ülkemize gelmiştir ve birçok sığınmacı  ciddi bir yaşam mücadelesi vermektedir.  Suriye’den giderek daha yoksul insanların ülkemize geldiğini, Şengal’den Kobane’den yerinden edilenlerin çok kısa bir zamanda hiç bir şeyi toparlamaya vakitleri olmadan evlerini, ülkelerini terk ettiklerini biliyoruz. Yerel yönetimler, demokratik kurumlar ve AFAD  verilerine göre  ülkemize 1 milyonun üzerinde Suriye’li göçmen, 30 bin Ezidi, 180 bin civarında Rojava Kürdü  geldiği tahmin edilmektedir. Bu düzeyde büyük bir göçmen kitlesinin yaklaşan kış koşullarına rağmen fiziksel olarak barınma, hijyenik olmayan ortamlarda yaşama, beslenme problemleri gibi temel yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanmasında ciddi eksikliklerin yanında ciddi psikolojik problemlerin yaşandığı Türkiye Psikiyatri Derneği’nin Ağustos-Ekim 2014’te çadır kentlere yönelik yaptığı gözlem çalışması neticesinde düzenlenen raporda bildirilmiştir.

Tarih boyunca savaşın, yerini yurdunu terk etmenin insan ruhunda onulmaz yaralar açtığını biliyoruz. Euripides binlerce yıl öncesinde Dünyada ana vatanını kaybetmekten daha üzücü bir şey yoktur” derken ülkemize gelen tüm insanlarda hem savaşa tanık olmak, hem savaş sırasında yakınlarını kaybetmek, yaralanmak ve bunlara şahit olmak gibi doğrudan savaşın mağduru olmak, hem yerinden yurdundan ülkesinden edilmek, hem de yeni yerleşim alanındaki kötü koşullar ve maruz kalınan ayrımcılık nedeniyle değişik düzeyde ruhsal belirtiler ve ruhsal hastalıklar gözlenmektedir. Özellikle   yakınlarını kaybedenlerin yaşadığı yoğun korku, yakın köylerdeki komşuları tarafından ihanete uğradıkları düşünceleri, savaştan kaçarken özellikle kadınların ve çocukların maruz kaldığı cinsel taciz ve tecavüzler, şu anda barındıkları yerlerde hissettikleri belirsizlik, değersizlik, ciddi çökkünlükler, gelecek kaygısı gibi sorunlar eşliğinde birçok ruhsal rahatsızlık gözlenmektedir. Sığınmacılarda; uyku problemleri, akut stres bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, uzamış yas  reaksiyonları, major depresyon, kaygı bozuklukları, bedenselleştirme bozuklukları gibi birçok ruhsal belirti ve hastalıklar izlenmektedir.

BM ve AFAD tarafından oluşturulan kamplarda kalanlara sağlık ve diğer sosyal destekler kısmen sağlanırken, şehirlere yerleşen ya da yerel yönetimler eliyle oluşturulan çadır kentlerdeki kişiler uzun süre sağlığa ulaşma ve tedavi olma hakkından mahrum kalmışlardır. Kamp dışında yaşayanların büyük bir çoğunluğu ruh sağlığı tedavi hizmetlerine ve bu riskli dönemde ruh sağlığını koruyucu nitelikte olabilecek psikososyal rehabilitasyon hizmetlerine ulaşamamaktadır. Tarafsızlık ilkesi gereği ulus, ırk, dini inanç, sosyal sınıf, politik düşünce, cinsiyet, etnik köken, felsefe, cinsel yönelim, yaş, engellilik, fiziksel özellikler ve dil ayırt edilmeksizin yardımların tüm mağdurlara eşit ve adil olarak ulaştırılması gerekmektedir.

Savaş nedeniyle yurtlarından göç etmek zorunda kalan insanların karşılaştığı diğer bir sorunun sosyal dışlanma ve ayrımcılık olduğunun da altını çizmek istiyoruz. Özellikle kentlere yerleşen sığınmacılara karşı giderek artan düşmanca tutum, nefret ve ayrımcılık içeren söylemler, zaten zor koşullarda ülkelerini terk etmek zorunda kalıp, bilmedikleri bir ülkede yeni yaşam kurmaya çalışan, çoklu mağdurluklar yaşayan insanların ruh sağlığını tehdit eden temel unsurlardan birisini oluşturmaktadır. Ülkemizde yönetici pozisyonda olan kişilerin bazı açıklamalarında bile kendisini gösteren bu durum,bazen sığınmacıların yerleştikleri bölgelerde yaşayan insanlar arasında da yoğun bir şekilde gözlenmektedir. Kültürlerarası farklılığın doğal olduğu dikkate alınarak, ülkemize zorlu koşullarda gelen insanların buraya uyum sağlamalarını kolaylaştıracak eylem planları geliştirilmelidir.

Göçmenlerin birçoğunun sınır dışı edilme korkusu, Türkiye’den başka bir ülkeye geçişi zorlaştırabileceği ya da bilgilerinin kendi ülkelerinde düşman olarak gördükleri tarafların eline geçer korkusuyla yasal kayıt altına alınamamak sığınmacı statüsünün sağladığı sağlık güvencesi gibi sosyal haklardan yararlanmalarını ve ruh sağlığı hizmetlerine ulaşmalarını engellemektedir. Ayrıca yoğun olarak göç edilen illerdeki resmi sağlık kurumlarında çevirmenin hiç olmaması ya da yetersiz çevirmen olması ayrı bir sorundur.

Unutulmamalıdır ki; toplumsal travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır ve doğası gereği insanların ve toplumların ruhunda yaratılan tahribatın ve ruhsal sorunların iyileşmesi çok daha zordur ve zaman alır. Bu nedenle çok geç olmadan başta devlet olmak üzere ilgili kuruluşların yetkililerini ve tüm halkımızı ivedilikle harekete geçmeye çağırıyoruz.

Ülkemiz coğrafi konumu nedeniyle yüzyıllardır birçok savaş, katliam, doğal afete tanıklık etmiş olmakla birlikte yer aldığı bölgenin kültürel özelliklerinin bu travmalarla baş etmede çok önemli bir rol oynadığını; yakın tarihimizde Marmara depremi, Van depremi ve Soma Maden Faciası sonrasında gösterilen sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın maddi kayıpların ötesinde afetzedelerin kendilerini yalnız, çaresiz ve güvensiz hissetmemelerini sağladığını ve geleceğe tekrar umutla bakmalarına yardımcı olduğunu hatırlatarak göçmenler, mülteciler ve sığınmacılara yönelik olarak benzer bir sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın bir an evvel başlatılması gerektiğini belirtmek istiyoruz.

2015 e girerken Ortadoğu coğrafyasında giderek daha çok insanın yerinden edilmesi ve  zorunlu yer değiştiren kişilerin  zorluklarına tanıklık eden Türkiye Psikiyatri Derneği olarak;

·         Savaştan kaçan-kaçmak zorunda olan  insanların Türkiye’nin de taraf olduğu Cenevre Antlaşması’nın 1.maddesi  (1951) gereği ‘Mülteci’ sayılması, Dublin konvansiyonu ve Schengen Uygulaması gereği kişilerin ‘İlk sığınılan ülke’ haklarına saygı duyulmasını,

·         İnsanların içinde bulunduğumuz kış koşulları düşünüldüğünde temel insani koşullarda barınma ve fiziksel ihtiyaçların hızla giderilmesi ve bu yapılırken mutlak bir tarafsızlık ilkesiyle hareket edilmesini,

·         Daha önce yayınladığımız gözlem raporu ve çadır kentlerden halen alınan geri bildirimlere göre;  sağlıklı ve kalıcı bir psiko-sosyal rehabilitasyon çalışmasının  yapılmadığı, bu konuda Türkiye Psikiyatri Derneği’nin de içinde yer aldığı APHB (Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği) , AFAD, TTB, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, yerel yönetimler ile  diğer meslek örgütleriyle  birlikte ortak bir eylem planın hazırlanmasını,

·         Çok yakın zamanda 100.000 kişiden fazla insanın ağır bir savaştan kaçarak geldiği, hemen yanı başında çatışmaların devam ettiği Suruç Devlet Hastanesine psikiyatrist, psikolog ve diğer ruh sağlığı kadrolarına kalıcı atamalar yapılması ve personel eksiğinin giderilmesini,

·         Sığınmacıların yaşadığı bölgelerde ruh sağlığı çalışanlarının savaş, göç, mültecilik konusunda bilgi ve beceri düzeylerinin artırılması amacıyla hızlı bir şekilde yapılandırılmış kurslar düzenlenmesini,

·         Sığınmacıların savaş ve göç nedeniyle oluşacak ruh sağlığı bozuklukları konusunda bilgilerini artırıcı ve sağlık kurumlarına başvurmayı sağlayıcı  Türkçe, Kürtçe, Arapça afiş ve broşürlerin hazırlanmasını,

·         Ülke çapında ayrımcılığı azaltmaya yönelik etkin sosyal politikaların yaşama geçirilmesini talep ediyoruz.

 

Sonuç olarak, yaşanılan ruhsal travmanın çok boyutlu ve karmaşık yapısı düşünüldüğünde Türkiye Psikiyatri Derneği olarak; tek tek kurumların, gönüllü olarak düzenledikleri faaliyetlerintek başına yeterli olamayacağını, resmi ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliği içinde, hızla koruyucu ve tedavi edici ruh sağlığı hizmetlerinin nasıl bir yapılanma içinde sürdürülebileceğine ilişkin ortak bir eylem planının hazırlanarak yaşama geçirilmesi gerektiğinin önemini vurgulamak istiyoruz.

 

Uzm. Dr. Ulaş Yılmaz                                                       

Türkiye Psikiyatri Derneği

Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi Çalışma Birimi Adına

 

Türkiye Psikiyatri Derneği

Merkez Yönetim Kurulu

BONZAİYE BONZAİ DEMEYİN

Türkiye Psikiyatri Derneği Alkol Madde Kullanım Bozuklukları Çalışma Birimi Koordinatörü Doç.Dr. Cüneyt Evren, sentetik uyuşturucuyla ilgili mücadelede medyaya çok önemli görevler düştüğünü belirtti. Ünlülerin yakalanmasında diğer maddelerle birlikte bonzai isminin geçmesinin dikkat çekici olduğunu anlatan Evren, 2011 ya da 2012 senesinin başlarından bahsediyorum bonzai ismiyle ünlülerin yakalandığı haberleri vardı. Bu haberler yeni bir şeyler denemek isteyen merak eden, yapısında merak olan özellikle gençler iÇin bir de yasal ve zararsız olduğunu zannettikleri için kullanma ihtimallerini artırmış olabilir. Bu anlamda başta medyanın haberi kullanış şeklinin bonzai kullanımını olumsuz etkilemiş olma ihtimali var. Bonzai yerine sentetik kannabinoidler ya da sentetik uyuşturucular denilmesi daha doğru" dedi.

ÜNLÜLER TETİKLEDİ
Antalya’nın Beldibi ilçesinde gerçekleştirilen 50’nci Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde Türkiye Psikiyatri Derneği Alkol Madde Kullanım Bozuklukları Çalışma Birimi Koordinatörü Doç. Dr. Cüneyt Evren, uyuşturucu maddelerin beyin ve psikoloji üzerinde yaptığı tahribatı anlattı. Bonzai ile mücadelede adımların doğru atılması, bu maddeyi özendirici olabilecek bilgi aktarımından kaçınılması gerektiğinin altını çizen Doç.Dr. Evren, bu konuda bilimsel gerçeklikle hareket edilmesi günlük söylemlerden kaçınılarak ilgili kurumlarla birlikte hareket edilerek topluma bilgi sunulması gerektiğini kaydetti. Uyuşturucunun ve özellikle bonzainin 2011 ve 2012 yıllarında gözaltına alınan ünlülerle birlikte isminin anılmasına da dikkat çeken Evren, şöyle konuştu: "Bonzai isminin kullanılması uygun değil bunun sentetik bir madde olduğunun vurgulanması lazım, sentetik uyuşturucu denmesi daha doğru, zaten sadece bonzai değil Türkiye’de Jamaikaisimli başka bir marka da var yaygın olarak bulunuyor. Ama burada asıl olan sentetik olmasının vurgulanmasıdır. Medyada zaten son zamanlarda çok haber çıkmıyor ölümler zaten çıkmıyor medyaya sanırım bu anlamda bir kısıtlama gelmiş gibi görünüyor."
Doç.Dr. Cüneyt Evren, "Haber yapıldığı için mi kullanım artıyor yoksa kullanım arttığı için mi haber sayısı artıyor" şeklindeki soru üzerine, bunun tartışmalı bir durum olmakla beraber bonzainin gündeme geldiği ilk zamanlarda gerçekten dikkat çekici olduğunu söyledi. Ünlülerin yakalanmasında diğer maddelerle birlikte bonzainin isminin geçmesinin dikkat çekici olduğunu belirten Evren, "2011 ya da 2012 senesinin başlarından bahsediyorum bonzai ismiyle ünlülerin yakalandığı haberleri vardı. Bu tabi yeni bir şeyler denemek isteyen merak eden, yapısında merak olan özellikle gençler için bir de yasal ve zararsız olduğunu zannettikleri için kullanma ihtimallerini artırmış olabilir. Bu anlamda başta medyanın kullanış şeklini olumsuz etkilemiş olma ihtimali var" dedi.
ÜLKEMİZDE EN BÜYÜK SIKINTI PROBLEMİN İNKARI
Ekonomik sıkıntıların bonzai başta olmak üzere uyuşturucu kullanımına sebep olup olmayacağı şeklindeki bir soruya da cevap veren Evren, ellerinde böyle bir veri olmadığını ancak toplum için sıkıntı olacak şeylerin madde kullanımının artmasına dolaylı olarak sebep olacağını kaydetti. Sadece Türkiye’de değil dünyada da uyuşturucu kullanımının artışının söz konusu olduğunun altını çizen Evren, şöyle konuştu: "Eskiden yurt dışında kullanılan madde ülkemize birkaç yıl sonra girerken bugün ilerleyen teknoloji ve internet sayesinde hızla aynı anda kullanılmaya başlanılıyor. Burada ihmal devreye giriyor, ülkemizin en büyük sıkıntısı inkar, problem yok gibi algılamaya çalışmak ve böylece sorun sanki yokmuş gibi varsaymak ama ne yazık ki sorun daha sonra mücadele etmesi zor ve sıkıntılı hale geliyor zaman içinde. Tek başına etkisi olmasa da etkisi vardır."
“BONZAİ KULLANANLARDA ŞİZOFRENİ TABLOSU”
Bonzai adıyla bilinen sentetik uyuşturucuların beyni etkileyerek bağımlılık yaptığını belirten Evren, “Sentetik kannabinoidler (SK) ya da sentetik esrar türevleri Türkiye’de bonzai adı ile bilinen, beyni etkileyen, bağımlılık yapan maddelerdir. Bu maddelerin kullanımı son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artmaktadır. SK kullanımı sonrasında kişilerde çarpıntı, göğüs ağrısı, huzursuzluk, solunum güçlükleri, kusma ve bulantı, bilinç kaybı yanında, intihar düşüncesi ya da girişimi, kendine ve başkasına zarar verici davranışlar, kalp krizi, böbrek yetmezliği ya da epileptik nöbetler gibi hayatı tehdit edebilecek belirtiler de görülebilmekte, ölüm vakaları bildirilmektedir. Bu maddenin kullanımı sonrasında gerçeği değerlendirme bozukluğu, şizofreni benzeri psikotik tablolarla da karşılaşılmaktadır” dedi.
“ÇİN VE Hindistan’DAN TÜM DÜNYAYA İNTERNETLE HIZLA YAYILIYOR”
Bonzainin üretimi ve satışı konusunda bilgi veren Doç.Dr. Cüneyt Evren, bonzainin Çin ve Hindistan’da laboratuvar ortamında üretildiğini ve internet vasıtasıyla kolayca pazarlanıp kolayca satılabildiğini söyledi. Satışı ve pazarlamayı engellemek için bu türden sitelerin kapatılmasının çözüm olmadığını vurgulayan Evren, şöyle konuştu:
“Bonzai, Çin ve Hindistan’da laboratuvar ortamlarında toz halinde üretilerek tüm dünyaya dağıtılmaktadır. Bu maddeler daha sonra çeşitli çözücüler içinde çözülmekte ve bitki karışımlarının üzerine püskürtülmekte, kurutulduktan sonra paketlenerek satışa sunulmaktadır. Ne yazık ki günümüzde bu madde oldukça kolay ulaşılabilir bir hale gelmiştir. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında internet siparişi yoluyla çok kolay ulaşılabildiği dikkat çekmektedir. Bu siteler kapatılsa da yeni siteler vasıtasıyla dağıtımı yapılabilmektedir. Ayrıca, satışa sunulan paketler üzerinde paketin içeriği hakkında bilgi verilmemekte ya da yanlış bilgi yer almaktadır.”
BONZAİYİ BIRAKMAYA ÇALIŞANLARDAKİ BİR TAKIM BELİRTİLER
Bağımlılık yapan bonzainin bırakılmak istendiğinde bağımlıya olan etkilerini de belirten Evren, “Bağımlı kişiler bu maddeyi bırakmaya çalıştıklarında terleme, uykusuzluk, çarpıntı, huzursuzluk, bedensel ağrılar, bulantı ve kusma gibi yoksunluk belirtileri yaşayabilmekte bu belirtiler geçici de olsa maddeyi bırakmak isteyen kişiyi zorlayabilmektedir. Bonzai bırakmak isteyen kişilerin psikiyatri polikliniklerine ya da bağımlılık merkezlerine yardım başvurusunda bulunmaları, burada ayaktan ya da yataklı tedavi programlarına katılabilmeleri bağımlılık problemlerinin üstesinden gelinmesinde çok önemli bir faktördür” dedi.

EVDE BARIŞ DÜNYADA BARIŞ

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ 25 KASIM DÜNYA KADINA YÖNELİK ŞİDDETİ ÖNLEME GÜNÜ BASIN AÇIKLAMASI

EVDE BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ!

Kadına Yönelik Şiddeti Sonlandırma Ve Militarizme Karşı Mücadele İçin Harekete Geçme Zamanı

Dünya üzerinde yaşayan tüm kadınların ve kız çocuklarının giderek artan ve hayatın her alanında maruz kaldıkları cinsiyete dayalı şiddet;kadınları ve toplumu saran sosyoekonomik koşullar, politik gelişmeler ve kültürel etkenlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu yıl BM 25 Kasım’dan başlayıp 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününe kadar olan 16 günlük eylem programının temasını ‘kadına yönelik şiddeti sonlandırma ve militarizme karşı mücadele için harekete geçme’ olarak belirlemiştir. Evde savaş hüküm sürerken dünyada barıştan nasıl söz edebiliriz? Bir çok kadın kendilerini rahat, huzurlu, güvende olmaları gereken yuvalarında tehlike içinde hissetmekte, zarar görmekte, incitilmekte, yaralanmakta ve hatta  öldürülmektedir. Son yıllardaki savaşlarda dikkati çeken durum; savaşan güçlerin kadınları direkt olarak hedef alması, cinsel saldırı ve tecavüzlerin düşman tarafa ve düşman tarafın erkeklerine zarar verecek bir savaş yöntemi olarak kullanılmasıdır. Tecavüz bir savaş silahı haline gelmiştir ve askeri bir strateji niteliği kazanmıştır. Militarizmin kadınlar üzerine tek etkisi savaş sırasındaki cinsel şiddet değildir, aslında bundan çok daha büyük çok daha yaygın bir kötü sonucu vardır: Askeri zihniyet korku ve utancın hakim olduğu bir kültür yaratmakta ve toplumsal olduğu kadar bireysel sorunların çözümünde de şiddetin kullanılmasını meşru kılmaktadır. Böylelikle savaşın olduğu her coğrafyada aile içi şiddet de artmaktadır.

Savaşın, şiddetin bir çözüm aracı olarak yaşama geçmesinin yanı sıra pek çok üzücü yanı daha vardır.  Savaş bölgelerinden kaçan milyonlarca insanın evlerini, yuvalarını, sevdiklerini, komşularını, en temel eşyalarını geride bırakarak yeni bir toprağa sığınmaları, göç etmeleri ve burada düşmanlıkla, ayrımcılıkla,  aşağılanmayla karşılaşmaları ruh sağlıklarını ciddi olarak etkileyen bir sorundur.  Ülkemizin hemen yanıbaşında, büyük bir şiddetle devam eden savaş nedeniyle son yıllarda ülkemize neredeyse 2 milyona yakın insanın göç ettiği bilinmektedir. Savaştan kaçan bu insanların büyük çoğunluğunu ise kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır. AFAD’ın 2014 yılında yayınladığı raporda; bu göçmen kadınların çoğunluğunun bugün neredeyse savaştan dolayı yaşanmaz hale gelen İdlip ve Halep kentlerinden geldiği, dolayısıyla savaş bitse bile dönecek yerlerinin kalmadığı, %80’inin ilköğretim ve altı düzeyde eğitim aldığı, çoğunluğunun herhangi bir mesleği olmadığı ve kamp dışında yaşayanların da son bir aydır hiçbir gelir getirici işte çalışmadıklarının tespit edildiği bildirilmektedir. Savaştan ağır şekilde etkilenmiş, evlerini yerlerini yurtlarını yitirmiş, üstelik eğitim düzeyleri düşük olan ve mesleki donanımları olmayan bu kadınların gerek kamplar içinde gerekse kamp dışında ağır bir yoksulluk içinde yaşamlarını sürdürdükleri bilinmektedir. AFAD raporunda da söz edildiği gibi bu kadınlar aile içi şiddete maruz bırakılmakta, erken yaşta evlendirilmekte ya da çok eşli evliliklere zorlanmaktadırlar. Gerek kamplarda gerek kamp dışında yaşayan kadınların %50’sinden fazlasının 18 yaş altında olması nedeniyle acilen korunması, eğitim yaşamlarına devam etmelerinin sağlanması, meslek kazandırılması ve erken yaşta evliliklerin kesin olarak önlenmesi sağlanamazsa, bu çocukların yaşamları boyunca çok daha fazla şiddete maruz kalacakları ve çok daha fazla ruhsal hastalıklara yakalanacakları, bu hastalıkların daha uzun ve şiddetli seyredeceği, hatta süreğenlik kazanacağı açıktır. Son dönemde gerçekleşen bu büyük göçün onlarca yıl boyunca ülkemizin önemli sorunlarından birisi olacağı beklenmektedir. İncinebilirliği çok yüksek olan bu gruptaki kadınların ruhsal rahatsızlıklara yakalanma oranlarının da çok yüksek olacağını gözden kaçırmamak gerekmektedir.

Bir kez daha hatırlatmak istiyoruz ki kadın ruh sağlığını etkileyen en temel iki sosyal faktör şiddete maruz kalma ve yoksulluktur. Günümüzde bütün kadınlar geleneksel kavramların da etkisiyle fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Kadınların ne yapması, nasıl davranması, ne kadar eğitim alacağı, parasını nasıl harcayacağı, nasıl giyineceği hatta kimle evleneceği gibi temel seçimleri kural koyucu, yasa koyucu erkekler tarafından belirlenmektedir. Kadınların eğitilmemeleri, emekleri karşılığında ücret almamaları ve erkeklerden daha düşük ücret almaları, daha düşük sosyal konumda yer almaları şiddete maruz kalmalarını arttırmaktadır. Ülkemizde kadınlar, işyerinde, evinde, cezaevlerinde, hastanede, okulda kısacası yaşamın her alanında şiddete maruz kalmaktadır. Kadınları çalışma ve sosyal hayatın dışına itecek ve güçsüzleştirecek girişimler kadın ruh sağlığı üzerinde yıkıcı etkilere yol açmaktadır. Kadınlarla erkeklerin eşit olmadığına inanan, bunu kışkırtan bir ortamın kadınları ikincil konuma hapsettiği, ülkemizde kadınların bedenlerini denetleme gücünü elinde bulundurmak isteyen, onları her şekilde araçsallaştıran politik müdahalelerin, kadınlara yönelik her tür şiddeti tırmandırdığını kaygıyla izlemekteyiz.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak, her yıl 25 Kasım’da yaptığımız gibi ülkemizde kadına yönelik şiddetin artışını ve süreğenleşmesini önleyecek en önemli sosyal politikanın cinsiyet eşitliğinin her alanda sağlanması olduğunun da bir kez daha altını çizmek istiyoruz. Biliyoruz ki kadına yönelik şiddetin temel nedeni, kadınları şiddet uygulayarak hizaya sokmak isteyen erkek egemen zihniyettir ve toplumsal cinsiye eşitliği her alanda sağlanamadıkça kadına yönelik şiddet türlü çeşitli şekillerde devam edecektir. Kadın örgütleri verilerine göre her gün bir çok kadının öldürüldüğü bu ülkede toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirmek için eğitim, sağlık, ekonomiye katılım ve politikaya katılım konusunda kadınlar pozitif ayrımcılık içeren politikalarla güçlendirilmelidir. Dünya Ekonomik Forumu 2014 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizlikleri Göstergesi Raporu’nda Türkiye ne yazık ki 142 ülke içinde 125. sırada yer almaktadır. Ekonomik katılım, sağlık, eğitim ve politik güçlenme alanlarındaki parametreler dikkate alınarak hazırlanan bu raporda ülkemiz sağlık ve eğitim parametrelerinde daha iyiyken, ekonomiye katılım alanında 142 ülke arasında 132. sıradadır. Kadının işgücüne katılımı açısından 2006 yılından daha geride olmamız da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Bu nedenle bu yıl basın açıklamamızda 2 temel soruna dikkat çekmek istiyoruz.

-Kadına yönelik şiddeti azaltmanın tek yolu toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasıdır. Muhafazakar politikalar aracılığıyla evlere kapatılan, aile içinde yer almaları beklenen, ‘evlerinin kadını’ , ‘çocuklarının annesi’ olan kadınların çok daha fazla şiddete maruz kaldığı akılda tutularak kadınların eğitim almalarının önü açılmalı, iş güç sahibi olmaları desteklenmeli, işyerlerinden, yerel yönetimlerden başlanarak kadınların söz sahibi olmalarını destekleyen politikalar geliştirilmelidir.

- Bu yıl ‘Evde Barış, Dünyada Barış!’ sloganı ülkemiz için özel önem taşımaktadır. Suriye’den gelen ve çoğunluğu her türlü şiddete maruz kalma riski yüksek bir grup olan 18 yaşın altındaki kız çocukları, kadınlar ruhsal açıdan desteklenmeli, göçmenlerin sorunları toplumsal cinsiyete duyarlı bir bakış açısıyla ele alınmalı, kadınların güçlendirilmeleri için erken yaşta yapılan evlilikleri, çok eşli evlilikleri önlemek başta olmak üzere etkin sosyal politikalar hızla yaşama sokulmalıdır.

 

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu adına

Prof.Dr. Ayşe Gül Yılmaz Özpolat

Türkiye Psikiyatri Derneği Kadın Ruh Sağlığı Çalışma Birimi

NEFRET SUÇU MAĞDURU TRANS BİREYLERİ ANMA GÜNÜ

Kişinin kendi bedensel cinsiyetinden hoşnut olmaması, karşı cinsin bedenine sahip olma ve toplumda karşı cinsten birisi olarak kabul görme isteği, bu isteğin yaşamın her alanında sürekli olması ve buna cinsiyet kimliği sıkıntısının eşlik etmesine transseksüalite denilmektedir. Cinsiyet kimliğimiz, yani bedenimizi ve benliğimizi bir cinsiyet üzerinde algılayaşımız, seçim yaparak karar verebileceğimiz, dolayısı ile değiştirebileceğimiz bir özellik değildir. Cinsiyet kimliği, kişinin öznel kimliğinin bir parçası olduğu için transseksüellik de tam zamanlı, yaşamın özel ve kamusal alanlarını kapsayan, bir kimlik ve varoluş biçimidir. Herhangi bir kişinin cinsiyet kimliğini veya cinsel yönelimini gizleyerek sağlıklı bir yaşam sürebilmesi gerçekçi değildir.

Transseksüalite bir ruh hastalığı değil, bedensel cinsiyet ile cinsiyet kimliği arasında bir uyumsuzluk durumudur. Transseksüel bireyler, toplumun genelleştirdiği cinsiyet normlarına uymadıkları için kimlikleri yok sayılmakta, aileleri ve sosyal çevreleri tarafından da ayrımcılığa maruz kalmakta, sözel veya fiziksel olarak taciz edilmekte, kısacası cinsel kimlikleri nedeniyle psikolojik ve fiziksel istismara uğramaktadırlar. Kişinin yaşamının tüm evrelerine yayılan ve toplumun herhangi bir kesiminden gelebilecek bu ayrımcı tutumlar ve bunların yaratacağı travmatik etki kaçınılmaz olarak bireyin ruh sağlığını da etkilemektedir.

Ergenlik döneminde aile içinde başlayan ayrımcılık, evden atılma ya da ev hapsi gibi baskılar, eğitim kurumlarında da devam etmekte, pek çok trans birey olmadıkları bir kimlikte görülme ve tanınma zorunluluğu nedeniyle eğitimlerine devam edememektedir. Erişkin yaşamlarında bu ve benzeri nedenlerle genellikle vasıfsız işlerde çalışmak zorunda bırakılan trans bireyler, cinsel kimliklerini gizleyebilmek için çoğunlukla sigortasız çalışmakta, gizlemedikleri takdirde iş yerinde yıldırma gibi kötü muamelelere ve işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Erkek feminenliğinin dışa vurulmasına karşı sosyal yasakların daha katı olması nedeniyle, trans kadınlar trans erkeklerden daha sık ve daha ciddi boyutta ayrımcılık ve şiddette maruz kalmakta, çalışma hayatından dışlanmakta, bir kısmi geçimini zorunlu seks işçiliği yaparak sağlayabilmektedir.

Toplumsal hayatın her alanında travmatize edilen, yok sayılan trans bireyler, pek çok devlet hastanesinde cinsiyet dönüşümü sürecinde hormon ve cerrahi tedavileri için genel sağlık sigortalarından yararlanamamakta, trans bireylerin ihtiyaç duydukları bakım hizmetleri konusunda psikiyatri, endokrinoloji, üroloji, jinekoloji ve tedavi sonrasında izlemlerini yapacak aile hekimliği alanlarında yeterli donanıma sahip uzman personelin kısıtlı olması gibi nedenlerle sağlık hizmetlerine erişim konusunda da zorluk yaşamakta ve hak ihlallerine maruz kalmaktadırlar. Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” adıyla ve 5013 Kanun numarası ve 03.12.2003 tarihinde kabul edilmiş, 20 Nisan 2004 tarih ve 25439 sayılı Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 1. Madde’sinde “Bu sözleşmede tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak; biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkese, bütünlüklerine ve diğer hak ve temel hürriyetlerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır”ifadesi; İnsanın Üstünlüğü tanımlayan 2. Madde’de “İnsanın menfaatleri ve refahı, bilim veya toplumun saf menfaatlerinin üstünde tutulacaktır” ifadesi; Sağlık Hizmetlerine Erişimde Adalet’i tanımlayan 3. Madde’sinde ise “Taraflar, sağlık gereksinimleri ve mevcut kaynakları dikkate alarak, kendi yasal yetkileri dahilinde, uygun nitelikteki sağlık hizmetlerinden adil bir şekilde yararlanılmasını sağlayacak uygun tedbirleri alacaklardır” ifadesi bulunmaktadır. TBMM tarafından onaylanmış bu evrensel ilkelere rağmen uygulamada ve mevzuatta trans bireylere yönelik ayrımcılık sürmektedir.

Trans bireylerin maruz kaldıkları ayrımcılık ve insan hakları ihlallerinde nefret söyleminin rolü önemlidir, bunun uç noktası olarak nefret cinayetleri son sekiz yılda Türkiye’de 36 trans bireyin hayatını hedef almıştır. 2013 Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli İnsan Hakları İhlalleri İzleme Raporu nda medyaya yansıyan 4 nefret cinayeti, 1 tecavüz, 10 nefret saldırısı (ikisi ateşli silahla, ikisi kesici aletle), 1 linç girişimi, 1 kundaklama, 1 kaçırma vakası yaşandığı, ayrıca İstanbul’da polis operasyonuyla 15 trans bireyin evlerinin kapıları kırılarak gözaltına alındığı belirtilmiştir. Faillerin yakalandığı nefret cinayetlerinin çoğunda ise sanıklar haksız tahrik indirimi talebinde bulunmuş, bir kısmının cezasında bu nedenle iyileştirme yapılmıştır.

Bilimsel hiçbir geçerliliği olmadığı, Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Psikiyatri Derneği, Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği tarafından gerekçeleriyle defalarca vurgulanmasına rağmen, Türk Medeni Kanunu 40. Madde de yer alan “bir kişinin cinsiyet geçişi ameliyatı olabilmesi için üreme yeteneğinden kalıcı olarak yoksun olması gerekir” şeklindeki şart ile trans bireylerin temel insan haklarından biri, yasal olarak ihlal edilmektedir.

Günümüzde toplumsal yargıları etkileyen ve dönüştürme gücü olan en önemli kaynaklardan birini medya oluşturmaktadır. Medyada trans bireylere yönelik marjinal yaftalamaların engellenmesi ve doğru bilgilendirmenin yapılması, hem geleneksel cinsel kimlik normlarının esnekleşmesine ve transseksüalitenin toplum gözünde normalleşmesine, hem  kendini tanıma ve adlandırma sürecinde olan ve yardım arayan trans bireylerin içselleştirdikleri olumsuz yaftalarla kendilerinden utanmalarını engellemeye, hatta doğru tedavi merkezlerine yönlenmelerine yardımcı olacaktır. 

Yasal düzlemde trans bireyler için hak ihlali olan fertilite şartının kalkması, nefret söylemlerinin ve suçlarının haksız tahrik indirimleri ile ödüllendirilmesi yerine cezaların ağırlaştırılarak caydırıcılık kazanması, sağlık alanında trans bireylerin ihtiyaçlarını sağlayabilecek yeterlilikte trans pozitif sağlık hizmet alanlarının desteklenmesi, trans bireylerin eşit vatandaşlık haklarına sahip olmaları ve devlet temelli ayrımcılığa son verilmesi için ilk adım olmalıdır.

Trans bireylerin yaşadıkları toplumsal, hukuksal ve politik ayrımcılık sadece psikiyatrinin değil sosyal bilimlerin de konusudur. Bu konuda yapılabilecek çok disiplinli çalışmaların, transseksüel bireylerin sorunlarına çözüm bulunmasında ve transfobinin ortadan kaldırılmasında rehber olacağını düşünüyoruz. Bu amaçla 20 Kasım trans bireylere yönelik nefret suçunu anma gününde yaşamın bir çok alanında süren ama özellikle trans bireylerin sağlık hakkının kullanmada yaşadıkları ayrımcılık ve insan hakkı ihlallerine  kamuoyunun dikkatini çekmek istiyoruz.

 

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ

CİNSEL EĞİTİM TEDAVİ VE ARAŞTIRMA DERNEĞ

DÜNYA YOKSULLUKLA MÜCADELE GÜNÜ BASIN AÇIKLAMASI

   “Yoksulluktan kurtulmak için çok sayıda şeye aynı anda ihtiyaç vardır: Okul, sağlık ve altyapı ki bunlar topluma yapılan yatırımlardır. Öte yandan, fırsatlara, bilgiye, işe ve insan haklarına da ihtiyaç vardır.

Hans Rosling

Yoksulluk günlük temel ihtiyaçları karşılayacak ekonomik güce sahip olamama durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu dar tanıma göre yiyecek, içecek, barınma gibi ihtiyaçlar temel ihtiyaçlar kapsamına alınmaktadır, ancak günümüzde yoksulluk yalnızca bu kavramlarla değil, eğitim, meslek, sağlık hizmetlerine ulaşım ve sağlık eşitsizlikleri, etnisite, yaşanılan ortamın fiziki koşulları gibi çok sayıda farklı parametreyi de kapsamaktadır.

 

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından 2008 yılında hazırlanan “Tüketim Harcamaları, Yoksulluk ve Gelir Dağılımı” raporuna göre; 2006 yılında Türkiye nüfusunun % 0.74’ü açlık sınırının, TUİK 2013 verilerine göre nüfusun %15’i yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Daha çarpıcı olan sonuç ise, yine 2013 verilerine göre toplumun %13’üsürekli yoksulluk riski altındabulunmaktadır. Yoksulluk oranıdışında, toplumdaki gelir dağılımıeşitsizliğide giderek derinleşen bir sorundur. Türkiye’de en zengin kesimin geliri, en yoksul kesimin gelirinin 8 katına ulaşmıştır.

 

Yoksulluk ve Ruh Sağlığı

Yoksulluk ve ruh sağlığı arasındaki ilişki uzun yıllardır bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütünün 2006 yılında yayınlanmış olan ve Avrupa’da ki sağlık eşitsizliklerinin incelendiği rapora göre düşük sosyo-ekonomik düzeyde olma ruhsal hastalık sıklığını arttırmaktadır. Yoksulluk ve yoksullukla ilişkili parametreler kullanılarak yapılan araştırmalarda yoksulluk sınırı altında yasayan insanlarda depresyonun yoksulluk sınırının üzerinde yaşayan insanlara göre en az 2 kat faha sık olduğu gösterilmiştir.

Yoksulluk ile şizofreni ve şizofreni belirtilerinin de ilişkisi bilinmektedir. Türkiye’de yürütülmekte olan bir izlem çalışmasının verilerine göre psikotik bozukluklar, psikotik belirtiler ve psikoz-benzeri yaşantıların mahallelerin sosyal sermayesi, yoksulluk, azınlık olmak ve işsizlik ortalaması ile ilişkili olduğu saptanmıştır.

Yoksulluk ile ruh sağlığı ilişkisi aslında sanıldığı gibi tek yönlü değildir. Ruhsal sorunlara sahip olan bireylerin, yoksulluk ve yoksullukla ilişkili sorunlara daha açık olduğu da bilinmektedir. Başta toplum içinde ruhsal hastalıkları olan bireylerin damgalanması olmak üzere, bu hastalıklara bağlı yeti yitimi gibi hastalığa bağlı sorunlar bireylerin ekonomik zorluklara daha sık maruz kalmasına neden olmakta ve eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşılmasını zorlaştırmaktadır. Sosyal destek sistemlerinin yetersiz olduğu toplumlarda yoksulluk ve ruhsal hastalıklar arasında çözülemeyen bir kısır döngü kaçınılmaz olmaktadır.

Önce Kadınlar, Çocuklar ve Yaşlılar

Yoksulluk özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlıları etkilemektedir. Kadınlarda yoksulluk ve dolaylı sonuçlarının ruh sağlığını olumsuz yönde etkilediğine dair çok sayıda veri bulunmaktadır. Gerek toplumsal roller, gerekse izlenen hatalı devlet politikaları kadınları ekonomik ihtiyaçlarını karşılamaktan ve sosyal haklarından alıkoymakta ve yoksulluğun dolaylı sonuçlarına direk maruz bırakmaktadır. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından 2011’de yayınlanan “Türkiye’de Kadının Durumu” raporuna göre kadınların işgücüne katılma oranının 1990’li yıllardan bugüne giderek düştüğü gözlenmektedir. Düşük gelir, sosyal eşitsizlikler, düşük eğitim düzeyi, stres yaratan olaylara maruziyet gibi yoksullukla ilişkili pek çok durumun kadınlarda gerek depresyon gerekse travma sonrası stres bozukluğuna daha sık yol açtığı bilinmektedir.

Erken çocukluk döneminde yoksulluk ve sürekli yoksulluğun ergenlik döneminde gerek depresyon gerekse kaygı bozukluklarının riskini 1.5-2 kat arttırdığını göstermektedir.

Yaşlılar da yoksulluğa bağlı ruhsal hastalıklar açısından risk altındadır. Ülkemizde yapılan çalışmalarda, kadınlarda ve eğitim düzeyi düşük olan yaşlı bireylerde depresif bozuklukların daha sık olduğu gösterilmiştir. Alzheimer hastalığının önemli bir bulgusu olan unutkanlık ve bununla bağlantılı diğer belirtilerin de benzer şekilde eğitim düzeyi düşük olan yaşlı bireylerde daha sık olduğu bilinmektedir.

Psikiyatri ve Yoksulluk

Psikiyatri biliminin sadece ruhsal bozuklukların tedavisiyle ilgilenen bir bilim dalı olduğu şeklindeki yaygın kanıya rağmen, bizler, ruh sağlığı alanında çalışan hekimler biliyoruz ki, ruh sağlığı kişinin içinde yaşadığı toplumsal dinamikler ve bunların sonuçlarından bağımsız değildir. Ruhsal hastalıkların tedavisinden daha önemlisi, bu hastalıklara yol açan ve önlenebilen risk faktörlerinin ortadan kaldırılması ruh sağlığı hizmetlerinin olmazsa olmazıdır. Artık sadece gelir düzeyiyle değerlendirilmeyen yoksulluk psikiyatrinin koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinin organizasyonu ve uygulanması için en temel müdahale alanlarından biridir.

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak;

 

 

Yoksullukla mücadelede etkin bir devlet politikasının acilen hayata geçirilmesini

 

 

Özellikle riskli gruplar basta olmak üzere tüm toplumda gelir dağılımındaki adaletsizliğin önlenebilmesi için yapılacak çalışmaların bir proje değil, öncelik haline getirilmesini

 

 

Riskli gruplara (çocuklar, ergenler, kadınlar, azınlıklar) yönelik yoksullukla mücadele planı kapsamında, yoksulluğun tüm sonuçlarına yönelik (eğitime ve sağlık hizmetlerine ulaşma, istihdam) pozitif ayrımcılık yapılmasını

 

 

Yoksulluk ve ilişkili ruhsal hastalıklarda sosyal destek sistemlerinin güçlendirilmesini

 

 

Türkiye’de yoksulluk ve ruh sağlığına etkilerine yönelik araştırmaların sistematik hale getirilmesini

 

 

Yıllardır tekrar ettiğimiz gibi, ruh sağlığı yasasının acilen çıkarılmasını

 

 

Yoksulluk ve bunun sonuçları ile ilgili koruyucu hekimlik hizmetlerinin geliştirilmesini

 

 

Ruh sağlığı alanında daha etkin hizmet verilmesini sağlamak amacıyla ruh sağlığına ayrılan bütçenin ve genel hastanelerde psikiyatri yatak sayısının, gündüz hastanelerinin ve ayaktan tedavi birimlerinin sayısının ve niteliğinin arttırılmasını talep ediyoruz.

 

Uz. Dr. Neşe Direk

Türkiye Psikiyatri Derneği

Koruyucu Ruh Sağlığı Çalışma Birimi

PEMBE KARETTA(HOMOFOBİ TRANSFOBİ AYRIMCILIK FARKINDALIK SEMİNERİ )

25-26.10.2014 

HOMOFOBİ TRANSFOBİ AYRIMCILIK FARKINDALIK SEMİNERİ 


1.GÜN

10:00 -10:30 AÇILIŞ - TANITIM

10:30-12:00 HOMOFOBİ SUNUM ANLATIM
KONUŞMACI: PSİKİYATRİST PSİKOTERAPİST UZM. DR. SEVİLAY ZORLU

12:00 -13:30 ARA

13:30- 15:30 TRANSFOBİ SUNUM ANLATIM
KONUŞMACI: PSİKOLOJİK DANIŞMAN FATMA ARIK

15:30 -16:00 ÇAY, KAHVE ARASI

16:00 -17:30 ATÖLYE (PROJE) ÇALIŞMASI

( HOMOFOBİ TRANSFOBİ AYRIMCILIĞA UĞRAYAN BİREYLERİN
TOPLUMSAL SÜRECE DÂHİL EDİLEBİLMESİ 
DIŞLANMA VE ETİKETLENMEYE MARUZ KALMADA
KAPSAYICI SOSYAL İÇERME NASIL OLABİLİR)

17:30 -17:40 KAPANIŞ

2 GÜN

14:00 -15:45 AYRIMCILIK SUNUM ANLATIM
KONUŞMACI: AVUKAT AHMET ÇEVİK

15:45-16:00 ÇAY KAHVE ARASI

16:15-17:00 YAPILAN ATÖLYE (PROJE) ÇALIŞMASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
SÖYLEŞİ
FORM DOLDURMA (PROJE HAKKINDA DEĞERLENDİRME)

17:00-17:15 KAPANIŞ

DÜNYA İNTİHARI ÖNLEME GÜNÜ BASIN AÇIKLAMASI

    TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ

Dünya İntiharı Önleme Günü Basın Açıklaması

10.09.2014

2013 yılında ülkemizde her 2 saat 40 dakikada bir kişi intihar ederek yaşamını sonlandırdı.

Uluslararası Dünya İntiharı Önleme Birliği (IASP) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından, 11 yıldır, toplumun dikkatini intiharlara dikkatini çekmek için kurulmuştur.

Her yıl 800 binden fazla kişi yaşamını intihar sonucu sonlandırmaktadır. Bu rakamlar her 100.000 kişide 11 kişinin intihar sonucu öldüğüne işaret etmektedir. Diğer bir deyişle, her 40 saniyede bir kişi intihar sonucu ölmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, son 10 yılda ülke genelinde yaklaşık 29000 kişi, yalnız 2013 yılında ise 3189 kişi intihar sonucu hayatını yitirmiştir. Bu rakamın %27 sini kadınlar,  %73 ünü ise erkekler oluşturmaktadır. 

Dünya Sağlık Örgütü ilk ‘Küresel İntiharı Önleme Raporu’nu’ yayınlamıştır. 15-29 yaş grubundaki en sık 2. ölüm sebebi intihardır.

Ülkemizde de tüm intiharların %34’ü 15-29 yaş grubunda gerçekleşmektedir. Bu üretken çağdaki erken ve önlenebilir ölümler birçok çalışmanın odak noktasındadır. Özellikle dürtüsel intiharların önlenmesinde ki ergen yaş grubunda sıktır; intihar araçlarına erişebilirliğin azaltılması intiharı önleme çabalarının önemli bir unsurdur. Türkiye’de bu yaş grubunda şekline göre intiharları incelediğimizde ateşli silah kullanımı sonucu intihar oranları %32.5’tir, yalnız 19 yaş ve altı gruba bakarsak oran %35’tir. Tabii ateşli silah ve toksik maddelerin temini ve saklanması ile ilgili düzenlemelerini, köprü üzerlerine engeller yerleştirme gibi kısıtlama politikalarını uygulamaya sokabilmek toplumdaki farklı grupların ortak farkındalığını ve işbirliğini gerektirmektedir.

Dünya İntiharı Önleme Günü teması 2014 yılı için ‘Bağlılık-Bağların Güçlendirilmesi’ olarak belirlenmiştir. Bu tema ile etkin intiharla mücadele için hem kişilerarası, hem de kurumlar arası bağların kuvvetlendirilmesi gerekliliğine dikkati çekmek hedeflenmiştir.

Yalnızlığın intihar riskini arttırdığı çeşitli araştırmalarla gösterilmiştir. Buna karşın kişinin yalnız olmadığını hissetmesinin, kişilerarası bağlılığın ve aidiyet hissinin de koruyucu etkisi bilinmektedir. Oysa çeşitli sebeplerle intihar düşüncesi içerisindeki kişiler insanlarla ilişkilerini askıya alırlar, geri plana iterler. Ruhsal hastalıklar, özellikle depresyon, intihar davranışına yatkınlık yaratan en önemli etkendir. Hastalığın yalnızlaştırıcı etkisinin yanı sıra intihar düşünceleri ve ruhsal hastalıklara ilişkin olumsuz bir şekilde etiketlenme, damgalanma endişesi bireylerin toplumla ilişkilerinin daha da zayıflamasına neden olmakta ve kişiler hayat kurtarıcı yardımı istemekten geri durmaktadır. Risk grubundaki bu kişilere aile ve yakın çevredeki insanların destek vermesi,  dayanışma göstermesi hayati önem taşır.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) hali hazırda sadece 28 ülkenin ulusal intihar önleme planı olduğuna işaret ederek, üyesi konumundaki 194 ülkede 2020 yılına kadar intihar vakalarını %10 azaltmayı hedeflemektedir.

İntiharı önlemeye yönelik sistemli sağlık projeleri geliştirilmelidir. Bu çerçevede intiharlarda görülen yüksek ruhsal hastalık oranları sebebiyle ruh sağlığının hem bireysel, hem de toplumsal düzeyde korunmasına ve iyileştirilmesine yönelik çalışmalar intiharı önlemede esas hedeflerden biri haline gelmelidir. Gerekli olduğu anda hızlı ve etkin bir biçimde tüm tedavi seçeneklerinin hastaya sunulabildiği bir sistem oluşturulmalıdır. İntihar eğilimli kişilerin her an başvurabilecekleri psikiyatrik krize müdahale servisleri, telefon ve internet servis hatları oluşturulmalı, sağlık sektörünü oluşturan birimler arası sevk usulleri planlanmalıdır. Böyle bir sistemin doğru şekilde işleyebilmesi için ise birimler arası iyi bir iletişim ve eşgüdümlü çalışma, yani kurumlar arası bağların güçlendirilmesi esastır.

Prof. Dr. Tarık Yılmaz

TPD İntiharı Önleme ve Krize Müdahale Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü

UYUŞTURUCU KULLANIMI ve TRAFİĞİ İLE MÜCADELE GÜNÜ

Uyuşturucu Kullanımı ve Trafiği ile Mücadele Günü Basın Açıklaması

                                                      26 Haziran 2014

Her geçen yıl madde kullanımının yaygınlığı ve madde kullanımı ile ilişkili sorunların boyutu artarak devam etmektedir. Madde kullanımı ile ilgili çözüme yönelik çalışmalarda bulunan meslek gruplarının yaptıkları uyarılar basın yoluyla kamuoyuna ulaştırılmasına rağmen yeterli olmamakta ve sorun gün geçtikçe büyümektedir. Ayrıca devletin karar alıcı mekanizmaları da belirlenen sorunlar ve çözüm yöntemlerine ilişkin yeterince kararlı ve istikrarlı politikalar geliştirememiştir. Devlet erkinin uyguladığı politikalar, Sağlık Bakanlığı’nın genel sağlık sistemine dönük yaptığı piyasalaşma reformlarının bir parçası olmaktan öteye gidememiştir. Toplumun ve devletin madde kullanımı ile ilgili sorunlara bakış açısı ve kısmen duyarsızlığı sonucunda madde kullanım oranları artmış ve Türkiye’nin madde piyasasına ek sentetik maddeler katılmıştır.

Üstten bakan devlet anlayışı ve toplumsal bilgilendirmelerin yetersizliği nedeniyle madde kullanım sorunu sosyoekonomik anlamda geride kalmış kesimlerin sorunu olarak algılanmaya başlanmıştır. Yeterli çalışmalar olmasa dahi bu alanda çalışanların mesleki pratiğinde deneyimlediği gerçeklik; madde kullanımının kentlerin ve tüm toplumun sorunu olduğu yönündedir. Mesleki pratiğe dayalı gözlemin nesnelliği tartışılır olduğunda ise; sorunun  toplumun sosyoekonomik anlamda geride kalmış kesimini ilgilendirdiği varsayımı başka sorun alanlarının değerlendirilmesi gerektiğini gözler önüne sermektedir. Öncelikle toplumun özellikli bir kesimini ilgilendirdiği kabul edilse dahi toplumun her kesiminin birbiri ile etkileşim içinde olduğu ve bu bağlamda sorunun tüm toplumu etkileyeceği gerçeği yok sayılmış olmaktadır. Ayrıca kentsel dönüşüm politikaları ile bölgeye özgü sorun tarifinin ne kadar mümkün olduğu da ikinci bir sorudur. Tüm bu sorunsallar beraber ele alındığında; madde kullanımına dönük değerlendirmenin çok boyutlu yapılması ve toplumun tüm katmanlarını içine alan sorun çözme politikalarının geliştirilmesi elzem görünmektedir.

Madde kullanım sorunu gençliğin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikelerden biridir. Gençliğin sorunlarını ele alırken madde kullanımını dışlamak ya da diğer sorunlardan ayrı değerlendirmek bütüncül yaklaşıma aykırıdır. Bütüncül olarak ele alınmayan sorunlara dönük geliştirilen çözüm politikalarında aksaklıklar ve yetersizliklerin olması ise beklenen bir sonuçtur. Gençlerin sağlıklı bir çevrede yaşama ve sağlıklı bir birey olma hakkı en temel insan haklarındandır. Devlet erkinin eliyle insan haklarının korunması anayasal teminat altına alınmıştır. Devlet organları anayasal hak olan sağlıklı yaşam sürdürme hakkını toplumun tüm üyeleri için eşit bir şekilde sunmalıdır. Sağlık hizmetinin sunumu öncesinde ise ilgili meslek gruplarından fikir almak ve projeler oluşturmak yegane akılcı yöntemdir. Toplumun tüm kesimleri, sivil toplum kuruluşları, bağımlılık alanında çalışan meslek grupları ve devletin ilgili organlarının katılımı ile sorun çözme politikaları geliştirilmesi, madde kullanımı sorununa dönük eylem planlarının ilk basamağı olmalıdır.   Dünyada uyuşturucu kullanımında artış olması ve bunun insanlık için büyük bir tehdit oluşturduğu gerçeğinden hareket eden Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1987 yılında aldığı bir kararla, uyuşturucusuz temiz bir toplum hedefine ulaşma ve uluslararası alanda eylem ve işbirliğini güçlendirme konusundaki kararlığını vurgulamak amacıyla, 26 Haziran tarihini "Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü" olarak belirlemiştir. Bütün ülkelerde 26 Haziran tarihinde çeşitli etkinlikler yapılır ve uyuşturucunun zararları üzerinde durulur. Türkiye Psikiyatri Derneği olarak bu konuya kamuoyunun dikkatinin çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Türkiye Psikiyatri Derneği

Merkez Yönetim Kurulu adına

Doç. Dr. Ayşe Gül Yılmaz Özpolat

Eğitim Sekreteri

2013 İNTİHAR İSTATİSTİKLERİ

İntihar İstatistikleri, 2013
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı kayıtlarından 2012 yılına kadar derlenen intihar olayları, 2012 yılından itibaren ölüm belgelerinden elde edilen kayıtlar ile Adalet Bakanlığı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü kayıtları da dahil edilerek açıklanmaktadır. Böylece intihar istatistiklerinin kapsamı genişletilmiştir. İntihar verileri kurumların idari kayıtlarından elde edilmekte olup kurumlardan geçmiş yıllara ait yeni gönderilen verilerle intihar istatistikleri güncellenmektedir. Bu haber bülteninde, 2012 yılına ilişkin intihar istatistikleri 31/05/2014 tarihi itibariyle güncellenerek verilmiştir. 
İntihar sayısı 3 189 oldu
Ölümle sonuçlanan intihar sayısı, 2013 yılında 3 189 oldu. İntihar edenlerin %72,7’sini erkekler, %27,3’ünü kadınlar oluşturdu. 

Kaba intihar hızı yüz binde 4,19 oldu

Yüz bin nüfus başına düşen intihar sayısını ifade eden kaba intihar hızı, 2013 yılında yüz binde 4,19 oldu. Diğer bir ifade ile her yüz bin kişiden dördü intihar etti. 

Kaba intihar hızının en yüksek olduğu il yüz binde 9,33 ile Karaman oldu

Kaba intihar hızı illere göre incelendiğinde, 2013 yılında kaba intihar hızının en yüksek olduğu il yüz binde 9,33 ile Karaman oldu. Karaman ilini yüz binde 7,54 ile Ardahan, yüz binde 7,22 ile Bingöl ve yüz binde 7,09 ile Elazığ izledi. Kaba intihar hızının en düşük olduğu il ise yüz binde 0,74 ile Gümüşhane oldu. Gümüşhane ilini yüz binde 1,54 ile Rize, yüz binde 2,29 ile Tokat ve yüz binde 2,34 ile Yalova izledi.

Kaba intihar hızının en yüksek ve en düşük olduğu 10 il, 2013

İntiharlar en fazla yaşlı nüfusta görüldü

Yaşa özel intihar hızları incelendiğinde, yüz binde 8,08 ile en fazla intihar olayı “75+” yaş grubunda görülürken en az intihar olayı yüz binde 4,56 ile “35-39” yaş grubunda görüldü. Kaba intihar hızının en yüksek olduğu yaş grubu, erkeklerde yüz binde 14,63 ile “75+” yaş grubunda, kadınlarda ise yüz binde 5,52 ile “15-19” yaş grubunda görüldü.

İntihar sayıları yaş grubu ve cinsiyete göre incelendiğinde, yaş grupları arasındaki cinsiyet farklılığının belirgin olduğu görüldü. 15 yaş altı intiharlar hariç tüm yaş gruplarında erkek intiharlarının kadın intiharlarından daha fazla olduğu tespit edildi. Cinsiyetler arasındaki farklılığın en yüksek olduğu yaş grubunun “25-29”, en az olduğu yaş grubunun ise “15-19” olduğu görüldü. 

Yaş grubuna göre intihar sayısı ve intihar hızları, 2013

İntihar eden kişilerin %53,8’inin intihar nedeni tespit edilemedi 

İntihar eden kişilerin 2013 yılında %53,8’inin intihar nedeni tespit edilemedi. İntihar eden kişilerin %16,1’i “hastalık”, %9,3’ü “aile geçimsizliği”, %6,9’u “geçim zorluğu”, %3,3’ü “hissi ilişki ve istediği ile evlenememe”, %1,9’u “ticari başarısızlık” ve %0,5’i ise “öğrenim başarısızlığı” nedeniyle intihar etti.

İntihar edenlerin %50,9’u kendini asarak intihar etti

İntihar edenlerin 2013 yılında %50,9’u kendini asarak intihar etti. İntihar şekilleri arasında %25,5 ile “ateşli silah kullanmak” ikinci sırada, %9,4 ile “yüksekten atlamak” üçüncü sırada, %6 ile “kimyevi madde kullanmak” dördüncü sırada geldi.

İntihar eden kişilerin %38,4’ü ilkokul mezunuydu 

İntihar eden kişilerin 2013 yılında %38,4’ü “ilkokul mezunu” idi. İlkokul mezunlarını %14,2 ile “lise ve dengi okul”, %10,4 ile “ilköğretim” ve %9,9 ile “ortaokul ve dengi” mezunları takip etti.

En fazla intihar olayı evli olan kişilerde görüldü 

İntihar edenlerin %48,8’i “evli", %38,4’ü “hiç evlenmemiş”, %5,6’sı ise “boşanmış” kişilerdi. İntihar eden kişilerin medeni durumu ve cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde, erkeklerde en fazla “evli” olanların intihar ettiği görülürken, kadınlarda “evli” olanların yanında “hiç evlenmemiş” kadın intiharlarının da yüksek olduğu görüldü.

ŞİZOFRENİ BİYOLOJİK BEYİN HASTALIĞIDIR

TPD Basın Açıklaması:"Şizofreni biyolojik bir beyin hastalığıdır"

 Basın ve Kamuoyuna

Şizofreni, genellikle genç yaşlarda başlayan, kişinin dış dünyadan uzaklaşarak içine kapandığı; duygu, düşünce ve davranışlarında önemli bozuklukların ortaya çıktığı, beynin yapı ve işleyişinde değişiklerin saptandığı, kronik seyirli biyolojik bir beyin hastalığıdır. Bu hastalarda gerçek dışı algılar ve düşünceler, toplumdan uzaklaşma, öz bakımda, düşünce üretiminde, soyut düşünme becerisinde ve duygusal ifadelerde azalma sık görülen belirtilerdir. Şizofreni belirtisi gösteren hastalar insanlık tarihinde çok eski çağlardan beri tanımlanmış olup, orta çağ Avrupa’sında içine şeytan girdiğine inanılarak diri diri yakılmışlardır. 19. Yüzyılın başlarından itibaren tıpta araştırma yöntemlerinin gelişmesiyle hastalığın nedenlerine, seyrine ve tedavisine  yönelik araştırmalar artmış ve 1950’li yıllarda antipsikotik ilaçların keşfiyle tedavi edilebilir bir hale gelmiştir.

Günümüzde tıp bilimi hastalıkların tedavilerini bilimsel kanıtlara dayandırmak zorundadır. Bu kanıtlar, bilimsel çalışmalar sonucunda elde edilir.  En güçlü kanıtlar o alanda yapılan çok sayıda çift-kör kontrollü çalışmanın verilerinin gözden geçirildiği metaanaliz çalışmalarından sağlanır.  Olgu sunumları ve uzman görüşleri de daha az değere sahip olsa da, bilimsel birikime katkıda bulunabilirler.Prof. Dr. M. Kemal Irmak’ın “Journal of Religion and Health” isimli  derginin Haziran sayısında yayınlanan "Şizofreni mi, cin çarpması mı?" başlıklı makalesinde ileri sürülen görüş herhangi bir bilimsel kanıta dayanmadığı gibi, kendisi histoloji ve embriyoloji alanında çalışmakta olan bir araştırmacı olarak, psikiyatrik bir hastalıkla ilgili görüş bildirmesi de kabul edilemez. Bu nedenle, bu makalenin bilimsel bir değeri yoktur. Bunun yanında, Prof. Dr. M. Kemal Irmak’ın TÜBİTAK Araştırma Destek Programları Başkanlığı Sağlık Bilimleri Araştırma Destek Grubu Yürütme Komitesi Sekreterliğini yürütüyor olması da ülkemizin bilim yaşamı açısından kaygı vericidir.

Tüm tıbbi hastalıklarda olduğu gibi şizofrenide de erken tanı ve tedavi hastalığın iyileşmesi açısından çok önemlidir. Bu tür bilimsel gerçeklikten uzak bilgiler çare arayışı içinde olan hastaların ve hasta yakınlarının yanlış yönlenmesine ve dolayısıyla tıbbi tedaviye geç başvurmalarına neden olmaktadır. Bu da hastalığın seyrini kötüleştirmekte, komplikasyonların ortaya çıkmasına neden olmakta ve iyileşmeyi zorlaştırmaktadır.

Saygılarımızla

 

TPD Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar

Çalışma Birimi

Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu

ÇOCUKLAR ÖLDÜRÜLMESİN, YASLARI TUTULABİLSİN!

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ 12 MART BASIN AÇIKLAMASI

ÇOCUKLAR ÖLDÜRÜLMESİN, YASLARI TUTULABİLSİN! 

Biz bu ülkeyi, bu ülkenin insanlarını çok sevdik; ayağımızı yere bastığımızdan, dirseğimizi okul sıralarına koyduğumuzdan bu yana. Dirseklerimiz sıralarda, masalarda yıllandı, ömrümüzü verdik ‘okuyup adam olmak için’, ‘vatana millete hayırlı olabilmek için’... Hekim olduk. Bu ülke insanının acısına, derdine derman olmaya çalıştık, elimizden geldiğince. Bu ülkenin insanları doğarken de yanlarındaydık doğumhanelerde, ölürken de yanlarındaydık hastane yataklarında. Biz bu ülke için, bu ülkenin insanları için çalıştık, çabaladık yaşamımızın uzun günleri ve geceleri boyunca. Doğduğu andan itibaren yanında olduğumuz, sağlıklı büyüsün, koşup oynasın, ruh sağlığı uzmanları olarak en çok da mutlu mesut yaşasın diye uğraştığımız çocuklar devlet eliyle öldürülsün diye çalışmadık. Ekmek almaya giderken kafalarına gaz fişeği sıkılsın, kuş kadar hafifleyip kara kaşlarıyla uçsunlar diye çabalamadık!

 Bir insanın en temel ihtiyacı, ekmek kadar, su kadar önemli olan ihtiyacı; temel güven duygusudur. Yaşamımızın daha ilk anlarından itibaren özellikle de sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz, annemiz, babamız, sevdiğimiz tarafından korunup, kollanmak isteriz. Nasıl bedenlerimiz ekmeksiz susuz yaşayamazsa, ruhlarımız için de güvende olduğumuzu bilmeden yaşamak mümkün değildir. 15 yaşında çocukların devlet babanın eliyle katledildiğini bildiğimiz bu ülkenin insanları olarak neye güven duyacağız, nereye sırtımızı yaslayacağız?

 İnsanoğlu ölüm karşısında çok çaresiz, çok zavallı. Tarih boyunca bu çaresizliği, bu derin kederi, bu zavallılığı azaltmak için, bu acıyı paylaşmak, bölüşmek için yeryüzünün tüm topraklarında beraber ağlar, beraber gömer çocuklarını toprağın kalbine insanoğlu, beraber törenler yapar, beraber yas tutar. Yasların en acısı evlat acısıdır, vakitsiz gördüğümüz ölümlerdir şüphesiz. İnsanı insan yapan şeylerin en temellerindendir bir arada yas tutabilmek. Bir arada yas tutabilmek insanları kardeş yapar, akraba yapar, halk yapar, millet yapar. Ve biz biliriz ki ruh sağlığı uzmanları olarak ancak yası tutulursa ölümün acısı hastalandırmaz insan ruhunu, ‘uzamış yas reaksiyonu’ dediğimiz hastalıkta öykü hep aynıdır; ne zaman ki yasını tutamaz sevdiğinin, değer verdiğinin insan, onun acısı yüreğini durmaksızın yakar; yemez, içmez, iş yapamaz olur insan, ya yaşamaktan elini eteğini çeker ya öfkesinden içi içini yer bitirir.

 ‘Yas tutana saygı duymak’ insanoğlunun kadim yasalarındandır. Düşmanının bile ölüsüne saygı duy! İnsanoğlu tarih boyunca savaşırken bile durur, izin verir düşmanının ölülerini gömmesine. Şimdi bu ülkede, bu ülkenin kardeş insanları, bu ülkenin kanı birbirine karışmış insanları 15 yaşında ölmüş bir çocuğu anmak için, yasını tutmak için düşmana bile gösterilen matem hakkından mahrum bırakılıyor. Tomalarla, akreplerle, biber gazlarıyla, plastik mermilerle saldırılıyor yas tutan insanlara.

 İnsanların yaşamlarının ilk yıllarından itibaren vicdanları gelişir. Vicdanımız bize kimseye kötülük yapmamamızı, kimsenin hakkını ihlal etmememizi söyler durur. Vicdanın yaslandığı temel duvar ‘adalet’tir. Ne zaman ki suçlunun suçunun bedelini ödediğini bilirsek, ne zaman ki cezasız kalmayacağını bilirsek yapılan kötülüklerin, zalimliklerin o zaman güvende hissederiz kendimizi, biz de yasalara kurallara uyarız. İnsanların vicdanı, suça ortak olmamak için işlenen suçlara sessiz kalmayacaktır. Bir ülkede ancak devlet kurumları adaleti sağlarsa, insanların vicdanı rahat edebilir. Ancak adalete güven duyuyorsak rahat uyuruz yataklarımızda.

 Biz Türkiye Psikiyatri Derneği, bu ülkenin ruh sağlığı uzmanları olarak, 15 yaşında bir çocuğun ardından, Berkin Elvan’ın ardından duyduğumuz derin acı ile bu ülkenin insanlarına diyoruz ki; bu toprakların insanları yüzyıllarca mağrur bir sessizlikle, şiddetsizlikle ölüm acısını paylaşırlar, bir arada yaslarını tutarlar, bugün yas tutma günü... Ve diyoruz ki;

 -  Artık durun, çocuklar öldürülmesin!

Silahlarınızı susturun, insanlar yaslarını tutabilsin!

Adaleti sağlayın, insanlar devletlerine güvenebilsin!

     

            TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ MERKEZ YÖNETİM KURULU

HEKİME YÖNELİK ŞİDDET İNSANLIĞA YÖNELİK ŞİDDETTİR

TPD 23.04.2014 BASIN AÇIKLAMASI

Son 10 gün içinde ülkemizin çeşitli yerlerinde görevlerini yapan dört ruh sağlığı ve hastalıkları hekimi saldırıya uğramıştır. Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli olan hekimler Bayram Yıldız ve Mustafa Reyhancan, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda görevli olan doktor Fatih Taştan ve Nusaybin Devlet Hastanesi’nden doktor Eren Abatan son yıllarda sayısı gittikçe artan ‘hekime ve sağlık çalışanına yönelik şiddet’e maruz kalmışlardır.

 

Şiddet toplumsal hayatımızın en önemli olumsuzluklarından birisidir.  Hekime yönelik şiddet, toplumsal şiddetin bir yansıması olmakla birlikte bazı özellikleri nedeniyle farklı bir önemi hak eder.

 

Hekimlik yüzyıllardır insanların sağlığını korumaya, hastalıklarını iyileştirmeye kendisini adamış bir meslektir. Bu anlamda, başka hiçbir meslekte olmadığı kadar, hekimin hastası ile özel bir ilişkisi vardır. Bu ilişki bilgi ve zanaat kadar saygı, sevgi ve şefkate de dayalıdır.

 

Son yıllarda, dünyadaki uygulamalara koşut olarak gelişen sağlık politikaları ve bu politikalara bazı uygulayıcı ve yöneticilerin olumsuz katkıları ile hekim ve hasta ilişkisi gittikçe bozulmaya başlamıştır. Sağlık sistemi ile ilgili tüm olumsuzluklar hekimin ve sağlık çalışanlarının üzerine yıkılmış, sağlık çalışanlarının emeği değersizleştirilmiştir. Hekimin saygınlığını yitirmesine yol açan bir yönetim biçimi ve yönetici modeli oluşturulmuştur. Bu yanlışlara bir an önce son verilmeli, hekimlik değerleri onarılmalıdır. Şiddete ‘model’ olunmamalıdır.

 

Şiddet toplumun birçok alanına sızmıştır ancak toplumsal ilişkinin en özel alanlarından biri olan sağlıklı olma ve hastalıklardan korunma gibi bir alana şiddetin girmesi kabul edilemez. Sağlık çalışanına yönelmiş olan şiddet toplumsal ilişkilerin bu en korunaklı olması gereken alanına yönelmiş şiddettir ve bu şiddetin daha ötesi yoktur. Burası şiddetin ulaşabileceği en üst noktadır. Bu nedenle eğer bir toplumda şiddet sağlık çalışanına da yöneldiyse, o toplumun şiddete teslim olduğunu kabul etmek gerekir. Bir anlamda, hekime yönelik şiddet halka yönelik şiddettir.

 

Son olarak; Kayseri, Gaziantep ve Nusaybin’de saldırıya uğrayan ve daha önce çeşitli saldırılara maruz kalmış olan tüm üyelerimizin, meslektaşlarımızın, hekim ve sağlıkçıların yanında yer alacağımızı ve her türlü zorluklarında onlara destek olacağımızı tekrar vurgularız. 
 

Şiddet sonuçlanıncaya kadar tüm hekimlerin ve sağlık çalışanlarının kararlılık içinde çalışacağına eminiz.

 

Yöneticilere yeniden seslenmek istiyoruz; sağlık alanını ticari bir aygıt gibi görmeyi, halk ile sağlık çalışanlarını karşı karşıya getirmeyi ve hekimleri hedef göstermeyi bırakın. Unutmayın, hekim hepimize gerekli…

 

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

 

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu

HOMOSEKSÜELLİĞİN SÖZDE TEDAVİSİ HAKKINDA YASAL GİRİŞİM

HOMOSEKSÜELLİĞİN SÖZDE TEDAVİSİ HAKKINDA YASAL GİRİŞİM

Saygıdeğer Meslektaşlarımıza ve Kamuoyuna,

26 Aralık 2013

Türkiye Psikiyatri Derneği olarak sağlıkta gerek etik gerekse bilim dışı uygulama ve etkinliklere karşı çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Bu kapsamda mesleki sınır ihlallerine de yol açan benzer durumlarda hem toplum sağlığını korumak, hem de meslek alanımızı korumak için çeşitli yasal girişimlerimiz de bulunmaktadır.

Son olarak bir internet sitesi üzerinden homoseksüelliği “iyileştirdiğini” iddia ederek satışa sunulan “homofin” adlı sözde ilaçla ilgili yasal girişimde ve ilgili valilik, Reklam Kurulu ve savcılığa şikayette bulunulduğunu sizlerle paylaşmak isteriz.

Homoseksüelliği hastalık olarak kabul etmekle başlayan bu bilim ve etik dışı uygulamanın ayrıca olmayan bir hastalığı tedavi ettiği iddiasıyla içeriği bilinmeyen bir sözde ilacı satarak toplum sağlığı açısından ciddi bir tehdit oluşturmakta olduğu görülmüştür.

Bu tip uygulamalar konusunda kamuoyunda bilinç oluşturmanın da yasal girişimler kadar elzem olduğunun altını bir kez daha çizmek isteriz. Bu bilincin oluşturulmasında başta sağlık çalışanları olmak üzere konu hakkında bilgi sahibi olan herkese görev düştüğüne inanmaktayız.

        Saygılarımızla,

 

Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu

 

AİLENİZDE EŞCİNSEL, BİSEKSÜEL, TRAVESTİ VEYA TRANSSEKSÜEL BİRİ Mİ VAR? CETAD, LİSTAG

Ailenizde Eşcinsel, Biseksüel, Travesti veya Transseksüel Biri Mi Var? CETAD, LİSTAG üyeleri ile her ayın ilk Perşembesi bilgilendirme ve destek toplantıları yapmaktadır.

Ailenizde eşcinsel, biseksüel, travesti veya transseksüel biri mi var?

CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği)  terapistleri aşağıdaki illerde düzenli olarak bilgilendirme ve destek toplantıları yapmaktadır. Toplantılara katılım ücretsizdir.

Çocuğunun, kardeşinin veya herhangi bir akrabasının eşcinsel, biseksüel, travesti veya transseksüel olduğunu öğrenen ve bu konu hakkında konuşmak isteyen herkesi bekliyoruz.

İSTANBUL
Her ayın ilk Perşembe günü 17:30’da
Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği’nde

ANKARA
Her ayın ilk Salı günü 19:00’da
Türkiye Psikiyatri Derneği Ankara Genel Merkezi’nde

ESKİŞEHİR
Her ayın ilk Perşembe günü 17:30’da
Osmangazi Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nde

İZMİR
Her ayın ilk Çarşamba günü 18:30’da
Türkiye Psikiyatri Derneği İzmir Şubesi’nde
Katılım için lütfen 0 532 595 34 98 nolu telefondan Metehan’ı arayınız.

 

ÇOCUKLUKTAN ERİŞKİNLİĞE DİKKAT EKSİKLİĞİ ve HİPERAKTİVİTEYİ ANLAMAK

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Biyolojik kökenleri üzerine yapılan kalıtım, genetik ve beyin görüntüleme araştırmaları bu bozukluğu anlayabilmemiz yönünde önemli katkılar sağlamıştır. İyi tanımlanmış bir psikiyatrik bozukluk olmasına karşın, DEHB tanısıyla ilgili gerek sosyal-kültürel itirazlar ve gerekse eklenen psikiyatrik eş tanılar onun iyi anlaşılamayan bir bozukluk olarak kalmasına yol açmaktadır. Ayrıca rahatsızlığın belirli dönemlerde farklı belirtilerinin ön plana geçişi anne-babaların, eğitmenlerin ve hatta hekimlerin kafasını karıştırabilmektedir.

Yaygınlık

Toplumdaki DEHB yaygınlığı yaklaşık olarak çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve erişkinlikte % 4 olarak bildirilmektedir. Çocukluk çağında zaten var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel davranışlar ilk olarak okula başlamayla fark edilir bir hale gelmektedir. Sınıfta oturamayan, oyunlarda arkadaşları ile yoğun sorunlar yaşayan ve okuma faaliyetlerinde gecikebilen çocuklar görece hızlı fark edilip tıbbi yardım almaları için yönlendirilebilmektedir. Yani önde gelen belirtiler hiperaktivite olduğunda, dikkatsizlikle ilgili belirtilerin önde olduğu durumlara göre daha erken tedavi başvurusu olmaktadır. Yine de tedavi arayışı ve etkin tedavilere ulaşma sayıları bozukluğun yaygınlığı değerlendirildiğinde oldukça düşüktür.

Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir. Ancak bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde bir işe başlayamama, iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, çok sayıda işe başlanmasına rağmen bir çoğunu bitirememe, bir toplantı boyunca oturamama, stresle baş edememe ve öfke atakları, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları ve evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkar yada sürer gider. Bu bozukluk yetişkinlerde ele alınırken çocukluk döneminden farklı olarak erişkin yaşamının karmaşıklığı gözetilmeli ve yaşla birlikte belirtilerdeki değişime önem gösterilmelidir.

Kızlarda risk altında..!

Çocukluk döneminde çeşitli çalışmalarda erkek:kız oranı 2:1 ile 6:1 arasında bildirilirken erişkinlerde eşit (1:1) bulunmuştur. Yaşla birlikte ortaya çıkan cinsiyet oranlarındaki bu değişimin çeşitli açıklamaları olabilir. Bunlardan biri erişkin dönemde özellikle dikkat eksikliği semptomlarının soruna yol açması ve kadınlarda dikkat eksikliği belirtilerinin baskın olmasıyla cinsiyet oranının eşitlenmesidir. Diğer bir olasılıkta çocukların yakınları tarafından, erişkinlerin ise kendilerinin başvurması ve yakınmalarını dile getirmesidir. Dikkatsizlik daha çok bireyi, diğer yıkıcı semptomlar ise daha çok çevreyi rahatsız etmekte ve erkek çocuklardan daha çok yakınılmaktadır. Belirtilerini dışa vuran erkeklerin tersine kız çocuklar genellikle olumsuz geri bildirimleri içselleştirme, özür dileme, uyum sağlamaya çalışma, suçu üzerine alma ve kavga etmeme eğilimindedirler. Beklentileri karşılamak için daha çok çalışarak ve yetersizlikleriyle başa çıkarak başarılı öğrenciler olmayı lise dönemine dek sağlayabilirler. Ama bozukluğun daha sessiz seyrediyor olması ve bu nedenle müdahale edilebilir olan bir sorun alanına gereken müdahaleleri yapamama kadınların yaşamına, özellikle onların akademik gelişimlerine önemli zararlar vermektedir.


Duruma eklenen eş tanılar, eşlik eden diğer ruhsal bozukluklar

Çocuklar ve erişkinlerle yapılmış çalışmaların sıklıkla işaret ettiği psikiyatrik eş tanılar şunlardır: Karşıt olma karşı gelme bozukluğu, Davranım bozukluğu, Anksiyete bozuklukları (Panik bozukluğu, Obsesif Kompulsif bozukluk, Tik bozukluğu), Duygudurum bozuklukları (Depresyon, Distimi, Bipolar), Öğrenme bozuklukları ve Alkol-madde kullanım bozuklukları olarak adlandırılan ruhsal hastalıklar. Başka ruhsal bozuklukların eşlik etmesi bazen DEHB semptomlarının gizlenmesine, örtük kalmasına ya da ilaçlarla bir bozukluğu tedavi ederken diğerinde bozulmalar ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

Tedavi

Erişkin dönemde neredeyse bir kural olan psikiyatrik eş tanı ve erişkin yaşamın karmaşıklığı çocuklardan farklı olarak erişkin DEHB tedavisinde daha kapsamlı tedavi yaklaşımlarını gerekli kılmaktadır. Nörobiyolojik zemini olan DEHB için ilaç tedavileri bütüncül tedavi yaklaşımının temelini oluşturmaktadır. İlaçların erişkinde tıbbi ve ruhsal eş tanıları gözeterek planlanması gereklidir. Bundan sonra sıra sorun odaklı, yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapileri tedaviye eklemeye gelmektedir.

Erişkin dönemde DEHB kişinin davranışları, duyguları, ilişkilerini ve kendisini nasıl değerlendirdiğini güçlü biçimde etkiler. Erişkin dönemde özsaygı ve utancın birincil belirleyicisi kişinin kendini çocukluk ve ergenlik döneminde nasıl değerlendirdiğidir. Erişkin DEHB vakaları çocukluk çağından beri başlamış olan ve etkili başa çıkma becerilerini engelleyen temel nöropsikiyatrik bozukluklara sahiptirler. Dikkatin çelinebilirliği, organize olamama, verilen görevleri sürdürme güçlüğü ve dürtüsellik gibi özgül belirtiler DEHB olan bireylerin etkili başa çıkma becerileri geliştirmelerini öğrenme ya da kullanmalarını önleyebilir. Etkili başa çıkma becerilerinin yokluğu nedeniyle bu bozukluğa sahip kişilerin çoğu yineleyen başarısızlıklar yaşamıştır ya da yenilgi olarak adlandırabilecekleri deneyimleri olmuştur. Bu başarısızlık öyküleri kişinin kendi hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabilir. Bunun yanı sıra üstlendikleri görevler konusunda da işlevsel olmayan düşünceler geliştirebilirler. Sonuç olarak ortaya çıkan bu olumsuz düşünce ve inançlar var olan kaçınma davranışları ya da çelinebilirliği arttırabilir. Bu düşünce ve inançların sonucu olarak kişiler görev ya da sorunla karşı karşıya kaldığında dikkatleri daha çok kayabilir ve ilişkili davranışsal belirtiler daha da kötüleşebilir. Tedavide bu bozukluğa sahip olanlar sıklıkla bildirdikleri gibi organizasyon ve planlama güçlükleri, dikkat dağınıklığı, kaytarma-kaçınma davranışları, iletişim güçlükleri ve anksiyete-depresyon-öfke belirtilerine odaklı, yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerden önemli yararlar sağlayabilir.

Sonuç

Yaşam boyu devam eden dikkatsizlik, dürtüsellik ya da hiperaktivite yakınmaları olan tüm erişkinlerde DEHB tanısı akla gelmelidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşama, kişiler arası ilişkilere, okul ve iş dünyasına yansıyan olumsuz etkileri açısından toplumun ve sağlık hizmetlerinin önemli sorunlarından birisidir. DEHB ister çocukluk ister erişkinlik döneminde olsun sadece hastaları değil çevrelerini, ailelerini, ebeveynlerini de etkiler. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç erişkinlerde DEHB varlığında sigara ve madde kötüye kullanımı, yasal sorunlar, kötü akran ilişkileri, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük ve psikiyatrik eş tanılar gözlenir. Erişkin dönemde neredeyse bir kural olan başka ruhsal bozuklukların eşlik etmesi, diğer bir deyişle psikiyatrik eş tanı varlığı ve erişkin yaşamının karmaşıklığı çocuklardan farklı olarak erişkin DEHB tedavisinde daha kapsamlı tedavi yaklaşımlarının uygulanmasını gerekli kılıyor. İlaçlarla tedavinin eş tanıyı gözeterek planlanması ve buna sorun odaklı olarak yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerin eklenmesi oldukça önemlidir. DEHB ile ilgili güçlükleri çocukluklarından beri yaşayan kişiler; hem erişkinlik döneminde benzer belirtiler sergilerler hem de bazen belirtiler gerilese bile çocukluk döneminde almış oldukları hasarların yansımalarını yaşam boyu taşırlar. Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde tanısının konup uygun tedavileri alması önemlidir. Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkanları kullanılarak etkin bir tedavi hızlı ve dikkatli bir biçimde başlatılmalıdır. Bunun sağlanması için DEHB belirtileri olanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurması ve DEHB yakınmaları olan bireylerin psikiyatri uzmanına yönlendirilmesi gereklidir.

Doç. Dr. Cengiz TUĞLU  Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD Öğretim Üyesi  

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE KARŞI MÜCADELE ve ULUSLARARASI DAYANIŞMA GÜNÜ

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ

25.KASIM.2013

Basın Açıklaması

ARTIK YETER!

Dünyada ruhsal hastalıklar özellikle de depresyon görülme sıklığı giderek artmaktadır. Depresyon, kadınlarda erkeklerden çok daha fazla görülmektedir ve psikiyatri hizmeti almak için başvuranların da çoğu kadındır. Dünya Sağlık Örgütü kadınlarda ruhsal hastalıkların daha çok görülmesinin nedeninin biyolojik farklılıklarla açıklanamayacağını söylemektedir. Kadınlarda ruhsal hastalıkların daha sık görülmesinin en temel nedenleri; cinsiyete dayalı şiddet ve yoksulluktur. Günümüzde en ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar bütün kadınlar geleneksel kavramların da etkisiyle fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Kadınların ne yapması, nasıl davranması, ne kadar eğitim alacağı, parasını nasıl harcayacağı, kaç çocuk doğuracağı, nasıl giyineceği hatta kimle evleneceği gibi temel seçimleri kural koyucu, yasa koyucu erkekler tarafından belirlenmektedir.

            Kadınlar en sık eşleri, cinsel partnerleri tarafından fiziksel ve cinsel şiddete maruz bırakılmaktadırlar. Kadına yönelik şiddet sonucunda kadınların bedensel, ruhsal, cinsel ve üreme sağlıkları bozulmakta, gebelik ve lohusalık döneminde sağlık problemleri ile karşılaşılmaktadır. Yoksulluk, eşitsizlik ve sosyal adaletsizlik dünyada kadınları erkeklerden daha çok etkilemektedir.  Yoksulluk ve eşitsizlik, depresyon, şizofreni ve iki uçlu bozukluk gibi bir çok ruhsal hastalığın kadınlarda   daha sık görülmesine yol açmaktadır. Panik bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu ve korku başta olmak üzere kaygı bozuklukları ve depresyon gibi toplumda sık görülen bazı ruhsal hastalıklar kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir. Kadınlar erkeklerden üç kat daha fazla özkıyım girişiminde bulunmaktadır. Kadınlarda depresyon erkeklerden iki kat daha sıktır.

             Çalışmalar; yoksul kadınların, az okumuş kadınların, erken yaşta evlenen kadınların, çalışmayan ve ekonomik nedenler başta olmak üzere kendi yaşamını belirleme hakkı olmayan kadınların daha çok şiddete maruz bırakıldığını göstermektedir. Ülkemizde kadın yoksulluğu, kadınların eğitime ulaşamaması, kadın milletvekillerinin, kadın belediye başkanlarının ve kadın yöneticilerin sayısının çok düşük olması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temel göstergeleridir. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 için yayınladığı Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda ülkemiz 134 ülke arasında 120. sırada yer almaktadır. Bu rapor hazırlanırken ekonomik katılım, eğitime erişim, sağlık ve politik yetki alanlarında ülkelerdeki kadın erkek eşitliği değerlendirilmektedir. Ayrıca kendi coğrafyasında cinsiyet eşitsizliği açısından en kötü ülkedir ve kendi gelir grubundaki ülkeler arasında da cinsiyet eşitsizliği açısından sondan 2. sıradadır.

 Uzun yıllardır toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermeye yönelik politikalar uygulayan ülkelerde, kadınların ruh sağlığında belirgin iyileşmeler gözlenmekte, depresyon başta olmak üzere ruhsal hastalıkların görülme oranı erkeklerle benzer düzeylere gerilemektedir.

 Ülkemizde her gün yollarda, sokaklarda, evlerde bir çok kadın şiddete maruz kalmakta, bir çok kadın öldürülmektedir. Kadına yönelik şiddetin azalması, kadına yönelik şiddet uygulayanların cezalandırılması ya da kadınların polisiye tedbirlerle şiddete maruz kalmalarını azaltmaya çalışmakla sağlanamaz. Kadına yönelik şiddetin azalmasının tek yolu; kadın erkek eşitliğinin toplumda her alanda sağlanmasıdır. Bir çok ülkede bulunan Kadın Bakanlığı ülkemizde Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ismi altında hizmet vermesi manidardır. Kadınların yeri ‘aile’ olarak görülmektedir ve kadınlarla erkekler arasında gerçek bir eşitliği inşa etmek için yapılanlar çok yetersizdir. Biz ruh sağlığı uzmanları olarak ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirmeye yönelik politikaların hızla yaşama geçirilmesini talep ediyoruz ve kadına yönelik şiddeti arttıran tüm söylemleri kınıyoruz, ARTIK YETER diyoruz.

 Artık yeter diyoruz! Türkiye hala bir çocuk gelinler ülkesidir. Çocuk gelinler ülkesinde yapılan 2013 Eylül’ünde çıkarılan bir yönetmelik, lise döneminde evlenen kız çocuklarının açık lise ve e-okul üzerinden öğrenimlerine devam etmesine dair bir düzenleme içermektedir. Bir yıl önce yürürlüğe giren 4+4+4 modeli kız çocuklarının örgün eğitime devam edip edemeyeceklerine ilişkin kaygı yaratırken, bu düzenleme ile kız çocuklarının küçük yaşta evlenmelerinin önü açılmıştır. Kadınların %28’i, 18 yaşın altında evlenmektedir. Bu düzenlemeler çocuk evliliklerinin önüne geçmeyeceği gibi, çocuk evliliklerini teşvik edeceğinden endişe duymaktayız. Erken evlilikler, ergen anneleri ortaya çıkarmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri, 2011 yılında ülkemizde doğum yapan kadınların 355’inin 15 yaşın altında, 93 873’ünün 15-19 yaş grubunda olduğunu göstermektedir. Ergen gebelerde depresyon ve özkıyım riski yüksek olduğu gibi ergen annelerin bebeklerinde ölüm oranları da yüksektir. Uluslararası kuruluşlar çocuk yaşta evlilikleri engellemek için ülkelere çağrıda bulunurken Türkiye’de eğitim, sağlık, ekonomi alanında yapılan düzenlemeler ergen evliliklerinin önünü açmaktadır. Erken evlilikler kadının tüm yaşamını eğitimsel ve ekonomik açıdan daha düşük statüde geçirmesine yol açmaktadır. Düşük eğitim düzeyine sahip bir çok kadın ya yaşamı boyunca güvencesiz işlerde çalışmakta, ya da karşılıksız ev işlerinin emekçisi olmakta ve yaşam boyu yoksulluğa mahkum olmaktadır. Sonuç olarak, çocuk gelinler yaşamları boyunca çok daha yüksek oranda şiddete maruz kalmaktadır. Çocuk evliliklerinin önüne geçmek için etkin sosyal politikalar geliştirmeli ve bu durumu destekleyen tüm düzenlemeler hızlıca geri çekilmelidir.

 Artık yeter diyoruz! Kadınların bedenlerinin ve cinselliklerinin iktidar tarafından denetlenmesi cinsiyete dayalı şiddettir. Türkiye’de TUİK verilerine 2012 yılında genç işsizlik oranı %17.5’tur. Gençlerinin % 17.5’unun işsiz olduğu bu ülkenin doğurganlığı arttırmaya yönelik politikalar izleyerek nüfusu arttırmaya çalışmasının tek nedeni neoliberal piyasaya ucuz iş gücü oluşturmak istenilmesidir. Siyasi otoritenin, kadınlardan en az 3 çocuk doğurmalarının beklendiği tartışmasıyla başlayıp son dönemde vatana 3 çocuğun hibe edilmesine varan talepleri bir kuluçka makinesi gibi görülen kadınların eve kapanıp geleneksel rolleri dışına çıkamamalarını, bedenlerinin ve cinselliklerinin kontrol edilmesini amaçlamaktadır. Doğurganlığı arttırmaya yönelik politikalarla kadınların bedeni iktidar tarafından denetlenmektedir. Çok çocuk doğuran kadınların erken emeklilik hakkı kazanması, kürtaja dair yasal düzenlemeler ve fiili olarak kürtaja erişimin büyük oranda azaltılması kadınların yaşamlarını nasıl sürdüreceğine dair bireysel seçim-karar vermeyi engelleyen düzenlemelerdir. Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi’nin tavsiye kararlarında taraf devletlerin, doğurganlık ve üreme ile ilgili zorlamaları önleyici önlemler alınmasını sağlaması ve kadınların doğum kontrolü hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle yasadışı kürtaj gibi güvenli olmayan tıbbi yöntemlere başvurmak zorunda kalmasını önlemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ancak bu önerilerin tam tersine, sözleşmeye taraf olan ülkemizde plansız gebeliklerin sonlandırılması bir katliam gibi yorumlanmakta, tecavüze uğrayan kadınların bile , kötü anılarının ürünü, tecavüz bebeklerini doğurmaları beklenmekte, devlet kurumlarında kürtaj yaptırmak giderek zorlaşmaktadır. Bu baskı ve kısıtlamalar kadınlar üzerinde ciddi ruhsal yük oluşturmaktadır.İşsizlik, yoksulluk, istenmeyen/plansız gebelik, aile içinde şiddetin olması, ergenlik döneminde gebe kalma, yetersiz sosyal destek, annelik rolüne ilişkin kültürel beklentiler lohusalık depresyonuyla ilişkili olduğu gösterilmiş sosyal etkenlerdir. Bu nedenle, istemediği halde gebe kalan, yasal düzenlemeler ya da sosyal baskılar nedeniyle gebeliğini sonlandıramayan kadınlarda ruhsal hastalık ortaya çıkma riski çok yüksektir. Annenin ruhsal hastalığının çocuklarda çeşitli zihinsel, ruhsal ve davranışsal sorunlara neden olduğu pek çok bilimsel çalışmada gösterilmiştir. Kadınlara dayatılmaya çalışılan ve anneliği merkeze alan tek tip yaşam tarzı kaçınılmaz olarak gelecek kuşakların ruh sağlığını da olumsuz etkileyecektir.

Artık yeter diyoruz. Kadınların statüsünü güçlendirmenin en temel yolu kadınların güvenceli şekilde çalışmalarının ve kendi yaşamalarını bağımsız şekilde sürdürecek geliri elde etmelerinin önünün açılmasıdır. OECD ülkelerinde kadınların iş gücüne katılımı %61.8 iken, ülkemizde bu oran %28.8’dir ve yıllar içinde giderek azalmaktadır. Türkiye’de her 10 çalışandan 7’si erkek, 3’ü kadındır. Kadınlar ömürleri boyunca niteliksiz, güvencesiz işlerde düşük ücretle çalışmakta ya da ücretsiz aile işlerinde, ev işleri, hasta ve çocuk bakımı gibi işleri herhangi bir karşılık almadan yapmaktadır. Türkiye’de yoksulların çoğunluğunu kadınlar, en çok da dul, boşanmış, tek ebeveyn olarak çocuklarıyla yaşayan kadınlar oluşturur. Ülkemiz Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda ekonomik katılım göz önüne alındığında 134 ülke arasında 127. Sıradadır. AB üye ülkeleri arasında son sıradadır. Gelir dağılımındaki bozulmadan en çok etkilenen kesim kadınlar ve kız çocuklarıdır. Kadınlara yönelik ayrımcılık ve bu ayrımcılığın hem nedeni hem de sonucu olan yoksulluk, pek çok ruhsal hastalığın kadınlarda daha sık görülmesinin önemli bir nedenidir. Kadınların eğitim almalarının engellenmesi kadının statüsünün yaşam boyunca düşük seyretmesine ve nitelikli işler yapamamasına yol açmaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Türkiye’de Kadının 6 yaş ve yukarı nüfus içinde kadın okumaz-yazmazlık oranı % 7, erkek okumaz-yazmazlık oranı ise % 1,4’tür. Okuma-yazma bilmeyen her 10 kişiden 8’ini kadınlar oluşturmaktadır. Yetişkin nüfus içinde (+15) kadın okumaz-yazmazlık oranı ise % 8,3’tür. Kadınların işsizlik sorunu, güvencesiz işlerde çalışması da kadına yönelik ekonomik şiddet olarak tanımlanmalıdır. Ülkemizde bir yandan 2023 yılına kadar kadınların işgücüne katılımını %38’e çıkarmak hedeflenirken, bir yandan da kadınların çalışma hayatına dair yaptığı düzenlemelerle işverenlerin kadınları işe almasını azaltabileceğinden haklı olarak endişe duymaktayız.

            Türkiye Psikiyatri Derneği olarak; Kadına yönelik şiddetle mücadele için temel meselenin toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğunun altını çiziyoruz. Giderek artan şekilde bu eşitsizliği, ayrımcılığı besleyen politikalar izlenmesini, iktidarın kadınların yaşamını kendi isteği doğrultusunda düzenlemesine karşı çıkıyoruz ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermeye yönelik etkin politikaların hızla yaşama geçirilmesini talep ediyoruz.

Türkiye Psikiyatri Derneği adına

Doç. Dr Ayşe Devrim Başterzi

Doç.Dr. Leyla Gülseren

Prof.Dr. Şahika Yüksel

 

Petspedi